Biz, yine de
Bir yerimizden kırıldık hepimiz,
kimimiz annemizin sustuğu yerde,
kimimiz babamızın eve geç geldiği bir akşam,
kimimiz bir tren garında,
kimimiz daha gitmeden giden
bir insanın gözlerinde.
Sonra büyüdük.
Büyümek dedikleri
boyumuzun duvara çizilen yerden yukarı çıkması değilmiş meğer;
bir sofrada eksilen sandalye sayısını
sessizce öğrenmekmiş.
Önce oyuncaklarımız kırıldı,
sonra sözler,
sonra insanlar.
Ve öğrendik:
Her kırılan şeyin
sesi çıkmıyor.
İnsan mesela,
ortadan ikiye ayrılıyor bazen
ve ertesi sabah
en güzel kıyafetini giyip işe gidiyor.
Kimse anlamıyor.
Otobüs geliyor,
ekmek alınıyor,
çocuklar okula yetişiyor,
bir kadın balkondan çamaşır topluyor,
bir adam cebindeki son parayı
iki kere sayıyor.
Hayat dediğin
büyük laflarla yürümüyor zaten.
Çayın altını kısmakla,
kirayı düşünmekle,
bir hastane koridorunda sabahlamakla,
“iyiyim” deyip telefonu kapattıktan sonra
buğulu gözlerle duvara bakmakla geçiyor.
Soruyorum:
İnsan neden en çok
"iyiyim" derken yorulur?
Neden sevdiğine
en ağır sözü söyler de
bir yabancıya kapıyı tutar?
Neden yıllarca
dönmeyeceğini bildiği birini bekler?
Ve neden
bir mezarın başında
hayattayken söylemediği bütün cümleleri
birden hatırlar?
Biz tuhaf mahlûklarız.
Sevmeyi biliyoruz da
vaktinde söylemeyi bilmiyoruz.
Özlüyoruz,
aramıyoruz.
Kırılıyoruz,
susuyoruz.
Gidene "git" diyoruz,
kapı kapanınca
içimizden "dön" diye bağırıyoruz.
Sonra buna gurur diyoruz.
Değil...
Bazen gurur dediğin
korkunun ütülenmiş hâlidir.
Kimse görmesin diye
düzgün giydiririz yaralarımızı.
Oysa herkesin içinde
eski bir çocuk oturur.
Bir köşede
Üstü başı biraz tozlu,
dizi yaralı.
Hâlâ birinin gelip
başını okşamasını bekler.
Sen kaç yaşına gelirsen gel,
annen hastalandığında çocuksun.
Babanın eli titrediğinde çocuksun.
Çocukluğunun geçtiği sokağa dönüp
kapının önünde başka ayakkabılar gördüğünde
çocuksun.
Ve bazı geceler
insan bütün ömrünü yaşar da
bir tek o çocuğu büyütemez.
Memleket gibi biraz.
Dağları karlı,
çocukları erken büyümüş.
Bir yerde düğün olur,
öte tarafta ağıt.
Bir evden asker uğurlanır,
bir evde yeni doğmuş bir çocuk
dünyaya ilk kez bağırır.
Toprak bilir bunları ama acele etmez.
Üstünden hükümdarlar geçer,
sınırlar çizilir,
isimler değişir,
bayraklar yükselir,
şehirler yanar.
Toprak yine baharda
bir avuç papatya çıkarır.
Belki umut dediğimiz şey budur:
Dünyanın bütün kötülüklerine karşı
bir papatyanın
ısrarla beyaz açması.
Kolay mı?
Değil...
Bazı sabahlar
insanın içinden kalkmak gelmez.
Güneş doğmuş,
umurunda değildir.
Kuşlar ötüyormuş,
bırak ötsün.
Dünya dönüyormuş,
dönsün.
Çünkü insanın bazen
kendi içinde
dünya durur.
Bir haber gelir.
Bir telefon.
İki kelime.
Ve senden önce yaşayan hayatla
senden sonra yaşayacağın hayatın
arasına görünmez bir duvar çekilir.
İşte o zaman anlarsın:
Takvimler yalan söylüyor.
Bazı günler
yirmi dört saat değil,
bir ömür sürer.
Bazı yıllar da
göz açıp kapayıncaya kadar geçer.
Daha dün
annen gençti.
Daha dün
babanın saçında ak yoktu.
Daha dün
sen sokakta top oynuyordun
ve akşam ezanı
dünyanın sonu demekti.
Şimdi?
Şimdi evler küçüldü,
şehirler büyüdü.
Telefonlarımız akıllandı,
biz birbirimizi daha az anlar olduk.
Bin kişiye ulaşabiliyoruz
ama gecenin üçünde
arayabileceğimiz insan sayısı
üçü geçmiyor.
Ne kazandık?
Soruyorum işte.
Bunca koşuşturmanın sonunda
hangi yere yetişeceğiz?
Bir ev daha,
bir araba daha,
bir unvan daha...
Sonra?
Adımız bir taşın üstünde.
İki tarih arasında
küçük bir çizgi.
Bütün ömrümüz
o çizgi işte...
İlk ağlayışımızla
son nefesimiz arasında
incecik bir tire.
Peki ne koyacağız içine?
Biriktirdiğimiz eşyaları mı?
Kırdığımız kalpleri mi?
"Sonra ararım" deyip aramadığımız insanları mı?
Yoksa
bir çocuğun hatırladığı sıcak bir eli,
bir dostun en kötü gününde açılan telefonu,
bir annenin yüzündeki huzuru,
bir yabancıya uzatılmış ekmeği mi?
Belki insanın hesabı
sandığımızdan daha basittir.
Kaç kişiyi geçtiğin değil,
kaç kişiyi düşerken tuttuğun.
Ne kadar yükseldiğin değil,
yükselirken kimi ezmediğin.
Ne kadar konuştuğun değil,
hangi suskunluğu duyduğun.
Çünkü herkes bağıranı duyar.
Mesele susana kulak verebilmek.
Bir adam düşün
eve dönüyor akşam.
Cebinde para yok.
Çocuğu kapıda koşup
boynuna sarılıyor.
O an zengin.
Bir kadın düşün,
yıllardır aynı pencerenin önünde
uzaktaki evladını bekliyor.
Kapı çalıyor.
O an genç.
Bir ihtiyar düşün,
elinde eşinin kırk yıllık fotoğrafı.
"Bir ömür yetmedi," diyor.
İşte aşk belki budur.
Şairlerin büyüttüğü kadar süslü değil.
Aynı insana
bin kere kızıp
bin birinci kere
çayını nasıl içtiğini hatırlamak.
Onun üşüyeceğini
kendinden önce düşünmek.
Ve öldüğünde
evdeki bütün eşyaların
birdenbire ona benzemesi.
Sevda biraz da
geride kalanın cezasıdır.
Ama yine severiz.
Bak,
bütün mesele burada.
Biliriz gideceğini,
yine bağlanırız.
Biliriz kırılacağını,
yine güveniriz.
Biliriz öleceğimizi,
yine çocuk yapar,
ağaç diker,
ev kurar,
yarın için ekmek bırakırız.
Ne büyük çelişki.
Ne güzel çelişki.
İnsan, ölümlü olduğunu bildiği hâlde
geleceğe mektup yazan tek canlıdır belki.
Bir fidan diker,
gölgesinde oturamayacağını bile bile.
İşte ben
en çok buna inanıyorum.
Bunca savaşa,
bunca ihanete,
bunca açlığa,
bunca ölüme rağmen
birileri hâlâ
sabah erkenden fırını açıyorsa,
bir öğretmen
çocukların defterine kırmızı kalemle
"aferin" yazıyorsa,
bir doktor
gecenin dördünde bir yabancının kalbini
yeniden çalıştırmaya uğraşıyorsa,
bir anne
kendi yemeyip çocuğuna yediriyorsa,
bir adam
kimse görmeden
sokağın köşesine kediler için su bırakıyorsa,
dünya henüz
tamamen kaybedilmiş değildir.
Çünkü kötülük gürültülüdür.
İyilik çoğu zaman sessiz.
Tarih savaşları yazar,
ama bir insanın
başka bir insanı tam düşecekken tutmasını
kimse kaydetmez.
Oysa dünya
belki de esas
o görünmeyen eller sayesinde dönüyor.
Şimdi söyle:
Bunca acıya rağmen
neden hâlâ şarkı söylüyoruz?
Neden cenazeden çıkıp
bir çocuğun gülüşüne gülümsüyoruz?
Neden en ağır kıştan sonra
pencereye sardunya koyuyoruz?
Çünkü içimizde
bizden eski bir şey var.
Adına ister umut de,
ister inat.
Ben yaşam diyorum.
O şey
her yenilgiden sonra
avuçlarını dizlerine vurup kalkıyor.
"Daha bitmedi," diyor.
Daha sevilecek insanlar var.
Daha gidilecek yollar.
Daha affedilecek hatalar.
Daha söylenecek şarkılar.
Daha birinin kapısını çalıp
"Ben geldim," deme ihtimali var.
Ve bir ihtimal varsa
insan yaşar.
Biz böyleyiz.
Eksile eksile çoğalır,
kaybede kaybede kıymet biliriz.
Düştüğümüz yerleri unutmayız
ama orada ev kurmayız.
Yaramızı taşırız,
silah diye değil;
başkasının yarasını tanımak için.
Belki sonunda
insan olmak dediğin de budur:
Dünyanın seni taşlaştırdığı kadar
taşlaşmamak.
Sana yapılan kötülüğü
bir başkasına miras bırakmamak.
Ve gece ne kadar uzun olursa olsun
sabahın varlığına
inatla yer açmak.
Çünkü hepimizin içinde
biraz gece var.
Biraz sürgün.
Biraz memleket.
Biraz çocukluk.
Biraz yarım kalmış sevda.
Biraz "keşke".
Biraz "iyi ki".
Ve bütün bunların ortasında
küçücük, inatçı bir ses:
"Devam et."
Belki bizi hayatta tutan
büyük cevaplar değildir.
Belki yalnızca budur.
Bir el.
Bir omuz.
Bir sıcak ekmek.
Bir pencere ışığı.
Uzakta bizi bekleyen biri.
Ve dünyanın bütün karanlığına karşı
ısrarla söylenen
iki kelime:
Biz,
yine de.