VEHM
Şiir

Biz, yine de

Bir yerimizden kırıldık hepimiz,

kimimiz annemizin sustuğu yerde,

kimimiz babamızın eve geç geldiği bir akşam,

kimimiz bir tren garında,

kimimiz daha gitmeden giden

bir insanın gözlerinde.


Sonra büyüdük.


Büyümek dedikleri

boyumuzun duvara çizilen yerden yukarı çıkması değilmiş meğer;

bir sofrada eksilen sandalye sayısını

sessizce öğrenmekmiş.


Önce oyuncaklarımız kırıldı,

sonra sözler,

sonra insanlar.


Ve öğrendik:

Her kırılan şeyin

sesi çıkmıyor.


İnsan mesela,

ortadan ikiye ayrılıyor bazen

ve ertesi sabah

en güzel kıyafetini giyip işe gidiyor.


Kimse anlamıyor.


Otobüs geliyor,

ekmek alınıyor,

çocuklar okula yetişiyor,

bir kadın balkondan çamaşır topluyor,

bir adam cebindeki son parayı

iki kere sayıyor.


Hayat dediğin

büyük laflarla yürümüyor zaten.


Çayın altını kısmakla,

kirayı düşünmekle,

bir hastane koridorunda sabahlamakla,

“iyiyim” deyip telefonu kapattıktan sonra

buğulu gözlerle duvara bakmakla geçiyor.


Soruyorum:

İnsan neden en çok

"iyiyim" derken yorulur?


Neden sevdiğine

en ağır sözü söyler de

bir yabancıya kapıyı tutar?


Neden yıllarca

dönmeyeceğini bildiği birini bekler?


Ve neden

bir mezarın başında

hayattayken söylemediği bütün cümleleri

birden hatırlar?


Biz tuhaf mahlûklarız.


Sevmeyi biliyoruz da

vaktinde söylemeyi bilmiyoruz.


Özlüyoruz,

aramıyoruz.


Kırılıyoruz,

susuyoruz.


Gidene "git" diyoruz,

kapı kapanınca

içimizden "dön" diye bağırıyoruz.


Sonra buna gurur diyoruz.


Değil...


Bazen gurur dediğin

korkunun ütülenmiş hâlidir.


Kimse görmesin diye

düzgün giydiririz yaralarımızı.


Oysa herkesin içinde

eski bir çocuk oturur.


Bir köşede

Üstü başı biraz tozlu,

dizi yaralı.


Hâlâ birinin gelip

başını okşamasını bekler.


Sen kaç yaşına gelirsen gel,

annen hastalandığında çocuksun.


Babanın eli titrediğinde çocuksun.


Çocukluğunun geçtiği sokağa dönüp

kapının önünde başka ayakkabılar gördüğünde

çocuksun.


Ve bazı geceler

insan bütün ömrünü yaşar da

bir tek o çocuğu büyütemez.


Memleket gibi biraz.


Dağları karlı,

çocukları erken büyümüş.


Bir yerde düğün olur,

öte tarafta ağıt.


Bir evden asker uğurlanır,

bir evde yeni doğmuş bir çocuk

dünyaya ilk kez bağırır.


Toprak bilir bunları ama acele etmez.


Üstünden hükümdarlar geçer,

sınırlar çizilir,

isimler değişir,

bayraklar yükselir,

şehirler yanar.


Toprak yine baharda

bir avuç papatya çıkarır.


Belki umut dediğimiz şey budur:

Dünyanın bütün kötülüklerine karşı

bir papatyanın

ısrarla beyaz açması.


Kolay mı?

Değil...


Bazı sabahlar

insanın içinden kalkmak gelmez.


Güneş doğmuş,

umurunda değildir.

Kuşlar ötüyormuş,

bırak ötsün.

Dünya dönüyormuş,

dönsün.

Çünkü insanın bazen

kendi içinde

dünya durur.


Bir haber gelir.

Bir telefon.

İki kelime.


Ve senden önce yaşayan hayatla

senden sonra yaşayacağın hayatın

arasına görünmez bir duvar çekilir.


İşte o zaman anlarsın:

Takvimler yalan söylüyor.

Bazı günler

yirmi dört saat değil,

bir ömür sürer.

Bazı yıllar da

göz açıp kapayıncaya kadar geçer.


Daha dün

annen gençti.


Daha dün

babanın saçında ak yoktu.


Daha dün

sen sokakta top oynuyordun

ve akşam ezanı

dünyanın sonu demekti.


Şimdi?


Şimdi evler küçüldü,

şehirler büyüdü.


Telefonlarımız akıllandı,

biz birbirimizi daha az anlar olduk.


Bin kişiye ulaşabiliyoruz

ama gecenin üçünde

arayabileceğimiz insan sayısı

üçü geçmiyor.


Ne kazandık?


Soruyorum işte.

Bunca koşuşturmanın sonunda

hangi yere yetişeceğiz?


Bir ev daha,

bir araba daha,

bir unvan daha...


Sonra?


Adımız bir taşın üstünde.

İki tarih arasında

küçük bir çizgi.

Bütün ömrümüz

o çizgi işte...


İlk ağlayışımızla

son nefesimiz arasında

incecik bir tire.


Peki ne koyacağız içine?

Biriktirdiğimiz eşyaları mı?

Kırdığımız kalpleri mi?

"Sonra ararım" deyip aramadığımız insanları mı?


Yoksa

bir çocuğun hatırladığı sıcak bir eli,

bir dostun en kötü gününde açılan telefonu,

bir annenin yüzündeki huzuru,

bir yabancıya uzatılmış ekmeği mi?


Belki insanın hesabı

sandığımızdan daha basittir.


Kaç kişiyi geçtiğin değil,

kaç kişiyi düşerken tuttuğun.


Ne kadar yükseldiğin değil,

yükselirken kimi ezmediğin.


Ne kadar konuştuğun değil,

hangi suskunluğu duyduğun.


Çünkü herkes bağıranı duyar.

Mesele susana kulak verebilmek.


Bir adam düşün

eve dönüyor akşam.

Cebinde para yok.

Çocuğu kapıda koşup

boynuna sarılıyor.

O an zengin.


Bir kadın düşün,

yıllardır aynı pencerenin önünde

uzaktaki evladını bekliyor.

Kapı çalıyor.

O an genç.


Bir ihtiyar düşün,

elinde eşinin kırk yıllık fotoğrafı.

"Bir ömür yetmedi," diyor.


İşte aşk belki budur.

Şairlerin büyüttüğü kadar süslü değil.


Aynı insana

bin kere kızıp

bin birinci kere

çayını nasıl içtiğini hatırlamak.


Onun üşüyeceğini

kendinden önce düşünmek.

Ve öldüğünde

evdeki bütün eşyaların

birdenbire ona benzemesi.


Sevda biraz da

geride kalanın cezasıdır.

Ama yine severiz.


Bak,

bütün mesele burada.

Biliriz gideceğini,

yine bağlanırız.

Biliriz kırılacağını,

yine güveniriz.

Biliriz öleceğimizi,

yine çocuk yapar,

ağaç diker,

ev kurar,

yarın için ekmek bırakırız.


Ne büyük çelişki.

Ne güzel çelişki.

İnsan, ölümlü olduğunu bildiği hâlde

geleceğe mektup yazan tek canlıdır belki.


Bir fidan diker,

gölgesinde oturamayacağını bile bile.


İşte ben

en çok buna inanıyorum.


Bunca savaşa,

bunca ihanete,

bunca açlığa,

bunca ölüme rağmen

birileri hâlâ

sabah erkenden fırını açıyorsa,


bir öğretmen

çocukların defterine kırmızı kalemle

"aferin" yazıyorsa,


bir doktor

gecenin dördünde bir yabancının kalbini

yeniden çalıştırmaya uğraşıyorsa,


bir anne

kendi yemeyip çocuğuna yediriyorsa,


bir adam

kimse görmeden

sokağın köşesine kediler için su bırakıyorsa,


dünya henüz

tamamen kaybedilmiş değildir.


Çünkü kötülük gürültülüdür.

İyilik çoğu zaman sessiz.


Tarih savaşları yazar,

ama bir insanın

başka bir insanı tam düşecekken tutmasını

kimse kaydetmez.


Oysa dünya

belki de esas

o görünmeyen eller sayesinde dönüyor.


Şimdi söyle:

Bunca acıya rağmen

neden hâlâ şarkı söylüyoruz?


Neden cenazeden çıkıp

bir çocuğun gülüşüne gülümsüyoruz?


Neden en ağır kıştan sonra

pencereye sardunya koyuyoruz?


Çünkü içimizde

bizden eski bir şey var.


Adına ister umut de,

ister inat.

Ben yaşam diyorum.


O şey

her yenilgiden sonra

avuçlarını dizlerine vurup kalkıyor.

"Daha bitmedi," diyor.

Daha sevilecek insanlar var.

Daha gidilecek yollar.

Daha affedilecek hatalar.

Daha söylenecek şarkılar.

Daha birinin kapısını çalıp

"Ben geldim," deme ihtimali var.


Ve bir ihtimal varsa

insan yaşar.


Biz böyleyiz.

Eksile eksile çoğalır,

kaybede kaybede kıymet biliriz.


Düştüğümüz yerleri unutmayız

ama orada ev kurmayız.


Yaramızı taşırız,

silah diye değil;

başkasının yarasını tanımak için.


Belki sonunda

insan olmak dediğin de budur:

Dünyanın seni taşlaştırdığı kadar

taşlaşmamak.

Sana yapılan kötülüğü

bir başkasına miras bırakmamak.

Ve gece ne kadar uzun olursa olsun

sabahın varlığına

inatla yer açmak.


Çünkü hepimizin içinde

biraz gece var.

Biraz sürgün.

Biraz memleket.

Biraz çocukluk.

Biraz yarım kalmış sevda.

Biraz "keşke".

Biraz "iyi ki".


Ve bütün bunların ortasında

küçücük, inatçı bir ses:

"Devam et."


Belki bizi hayatta tutan

büyük cevaplar değildir.

Belki yalnızca budur.

Bir el.

Bir omuz.

Bir sıcak ekmek.

Bir pencere ışığı.

Uzakta bizi bekleyen biri.


Ve dünyanın bütün karanlığına karşı

ısrarla söylenen

iki kelime:


Biz,

yine de.

— Vehm