Şiir
Kül atlası
Ve yola çıkıldı...
Ne bir kapı eşiği ardına baktı,
ne giden menzili tarttı,
ne de gökte kılavuzluk edecek
sahipli bir yıldız kaldı.
Başlangıçta yalnızca bozkır vardı;
rüzgârın kemikten yapılmış dili,
atların yelesinde savrulan akşam,
kurda benzeyen ay,
geceye dikilmiş tuğlar.
Balbalların yüzünde
unutulmuş kağanların suskunluğu duruyordu.
Taş, insandan daha sabırlıydı;
ihaneti de ağıtı da
aynı soğuklukla saklıyordu.
Orhun kıyısında
yalnızca harfler okunmadı;
taşın damarlarından
eski bir uygarlığın nabzı dinlendi.
Bir yazıt dedi ki:
Adı kalan ölmez sanılır.
Oysa her ad,
kendini taşıyacak bir ağız arar.
Sonra bozkır genişledi,
genişledikçe içe döndü.
Gök Tanrı’nın altında
ocak dumanı yükseldi.
Kam davulu vuruldu.
Ateşin çevresinde
gölge, gövdeden daha çok oynadı.
Duman yukarı çıktı,
ruhlar aşağı indi.
Bir avuç kül içinde
hem doğum vardı
hem sürgün.
Derken bozkırın sert sesi
ırmakların kil kokusuna karıştı.
Sümer’e varıldı.
Kil tabletler kurumadan önce
insan, korkusunu toprağa gömdü.
İlk hesap,
ilk borç,
ilk buğday,
ilk tanrı adı
aynı çamurun içinde duruyordu.
Bir kâtip,
kamış kalemini ıslattı;
tanrıların payını yazdı,
kralların tahılını yazdı,
ölülerin payını yazdı.
Yalnız bir boşluk kaldı.
O boşluğa hiçbir işaret sığmadı.
Uruk surlarında
Gılgamış’ın ayak izi duyuldu.
Ölümsüzlük arayan kral,
bir otun peşinde
faniliğin eşiğine vardı.
O günden beri
her yolculuk biraz Gılgamış’tır;
gidilen her yer uzak görünür,
bulunan her şey
insanın kendi faniliğidir.
Babil yükseldi sonra.
Mavi sırlı kapılarda
aslanlar dişlerini sakladı.
Kule göğe uzandı;
diller birbirine karıştı.
Her kavim kendi lisanına çekildi.
İnsan, insanı anlamamak için
ilk defa bu kadar yükseğe çıktı.
Dicle ile Fırat
iki eski damar gibi aktı.
Birleşirken bile
kıyılarında ayrılık büyüttüler.
Nil’e inildi.
Papirüs yaprakları arasında
ölüler kitabı açıldı.
Bir kalp,
Ma’at’ın tüyüyle tartıldı.
Ne altın maske hafif geldi
ne de firavunun adı.
Piramidin gölgesinde
bütün iktidarlar aynı soruya döndü:
Toprağın altına
hangi unvan sığar?
Cevap gelmedi.
Yalnızca çöl konuştu;
konuştuğu her kelime
kum oldu.
Anadolu’nun taş belleğine geçildi.
Hattuşa kapılarında
aslanlar ağzını açmıştı;
fakat içlerinden kükreme değil,
demir kokulu bir yorgunluk döküldü.
Hitit mühürlerinde
yarım kalmış antlaşmalar vardı.
Kadeş’in gölgesi
iki ordunun arasında değil,
iki gururun arasında duruyordu.
Urartu surlarına çıkıldı.
Van suyunda gök titredi.
Taş ustaları
dağa bir milletin omurgasını işlemişti.
Ama dağ bile
zamanın elinden kurtulamadı.
Frig vadilerinde
kayalar kapı gibi durdu.
Midas’ın altını,
dokunduğu her şeyi parlatırken
kendi karanlığını büyüttü.
Altın çoğaldı,
insan azaldı.
Lidya pazarlarında
para ilk defa avuçtan avuca geçti.
Bir sikkenin yüzünde
krallık parladı;
öbür yüzünde
insanın içindeki ölçüsüzlük.
O gün dünya
her şeye değer biçmeyi öğrendi.
Yalnız yokluk,
hiçbir terazinin kefesine oturmadı.
Sonra Ege’ye inildi.
İyonya kıyılarında
filozoflar suya, ateşe, havaya, toprağa baktı.
Varlığın aslını aradılar.
Her cevap
başka bir sorunun kıyısına vurdu.
Efes’te Herakleitos’un karanlığı
bir ırmak gibi aktı:
Aynı suya iki kez girilmezdi;
ama aynı acı
insanın içinden
bin kez geçebilirdi.
Bergama’da parşömen gerildi.
Derinin üstüne bilgi yazıldı.
Bir hayvanın ölü sessizliği
insanın hafızasına dönüştü.
Sonra Roma yolları başladı.
Taş döşeli caddeler
lejyonların adımlarını taşıdı.
Kartal sancakları geçti.
Hamamlar, kemerler, forumlar, hukuk levhaları…
Roma her şeyi düzenledi;
yolları, vergileri, sınırları, cezaları.
Bir tek insanın içindeki
sınır tanımaz yıkımı
nizama sokamadı.
Bizans’a varıldı.
Altın zeminli ikonalar
gösterişle yansıyordu.
Mumlar ağır ağır eridi.
Ayasofya’nın kubbesinde
ses, önce duaya
sonra boşluğa dönüştü.
Bir kuş döndü kubbenin altında;
ne çan sesine kondu
ne ezana.
Sadece döndü.
Bazı mekânlar
inanç değiştirir,
fakat keder değiştirmezler.
Çöl yeniden çağırdı.
Hicaz gecelerinde
yıldızlar çöle çivilenmiş gibiydi.
Kervanlar tuz, deri, hurma,
vahiy ve korku taşıdı.
Bir kelime indi.
Kelime, önce kalbe düştü,
sonra tarihe.
Kâbe’nin siyah örtüsünde
bütün yönler toplandı.
İnsan alnını yere koyunca
göğe en yakın hâline geldi.
Sonra Şam’da minareler yükseldi.
Bağdat’ta kâğıt çoğaldı.
Beytülhikme’de
Yunan aklı,
Hint hesabı,
Fars hafızası,
Arap dili
aynı kandilin altında birleşti.
Bir mütercim
gece boyunca çevirdi:
Aristo’yu, Batlamyus’u, Galen’i,
yıldızları, bedenleri, sayıları...
Fakat hiçbir dil
içteki eksikliği
tam karşılayan kelimeyi bulamadı.
Horasan’a geçildi.
Nişabur’da Hayyam
vakti bir kadehe eğdi.
Şarap mıydı, zaman mıydı,
kimse ayıramadı.
Merv’de dervişler
tozun içinden yürüdü.
Bir hırka,
bir lokma,
bir nefes…
Dünya büyüdükçe
insanın ihtiyacı küçülüyordu.
Tebriz’de mürekkep koktu sabahlar...
Hattatlar sadece yazmadı,
harfin içindeki sükûtu da inceltti.
Kûfi köşelendi,
sülüs aktı,
nestalik eğildi.
Her yazı
başka bir teslimiyet kuşandı.
Şiraz’da gül açtı.
Bülbül, susmayı şarkıya çevirdi.
Sadi, insanı insana emanet etti.
Hafız, aşkı kadehe değil,
dilin sarhoşluğuna bıraktı.
Gülistan’ın yaprakları arasında
kan kadar ince bir koku vardı.
Semerkant’a varıldı.
Çin mavisi çinilerde
gök, yeryüzüne indirilmişti.
Registan’da taş,
geometriyle dua etmeyi öğrendi.
Uluğ Bey,
yıldızları ölçtü.
Rasathanenin karanlığında
gökyüzü hesaplandı.
Fakat hiçbir usturlap
insanın içindeki gecenin
en derin noktasını göstermedi.
Buhara’da minareler
suskun parmaklar gibi yükseldi.
Medreselerde sayfalar çevrildi.
Bir talebe
mürekkep lekeli eliyle
sonsuzluğu satır aralarında aradı.
Cevap gelmedi.
Yalnız sayfanın kenarında
kurumuş bir gözyaşı kaldı.
Sonra Çin yolundan
ipek, porselen, barut geçti.
Kaşgar pazarlarında
Uygur harfleriyle yazılmış dualar
rüzgâra karıştı.
Turfan mağaralarında
duvar resimleri soldu.
Buda’nın gözleri kapalıydı;
dünya yanarken bile
iç sessizliği bozulmadı.
Moğol atlarının tozu
birden ufku yuttu.
Cengiz’in gölgesi
şehirlerin üstünden geçti.
Merv ağladı.
Buhara sustu.
Bağdat’ın kütüphaneleri yanınca
Dicle, mürekkep içmiş bir yas nehrine döndü.
Kitaplar kül oldu;
fakat küller bile
harf biçimini unutmadı.
Çünkü bilgi yanar,
hafıza duman olur,
ama insanın yıkımı
her çağda yeniden yazılır.
Selçuklu yollarında
kervansaray kapıları açıldı.
Taş, sabrı öğrendi.
Çifte minareler göğe uzandı.
Sırlı tuğlalar
gecenin alnına mavi nişanlar koydu.
Bir yolcu ateş başına oturdu.
Ekmeğin yarısı dirilere,
yarısı ölülere ayrıldı.
Ölülerin de hakkı vardır, dendi.
İşte o vakit tarih
bir zafer defteri olmaktan çıktı;
uzun, kırıntılı, karanlık bir sofra oldu.
Anadolu’da bozlak yükseldi.
Kopuzdan bağlamaya,
kamdan âşığa,
otağdan dergâha
aynı ses yürüdü.
Yunus’un dili
taşı yumuşattı.
Hacı Bektaş’ın nefesi
kapıyı içeriye açtı.
Mevlana döndü;
döndükçe dünya değil,
insanın kabuğu çatladı.
Her devir
kendi ateşini yaktı.
Her inanç
kendi gölgesini büyüttü.
Endülüs’e geçildi sonra...
Kurtuba’da su konuştu.
Mermer avlularda
portakal çiçekleri geceyi tatlandırdı.
Elhamra duvarlarında
ince nakışlar
yıkılışın bile edep istediğini öğretti.
Güzellik,
kılıçtan daha uzun yaşadı.
Granada düştüğünde
bir ana,
oğluna son kez baktı.
Taht kaybedilmişti;
asıl kayıp
bir medeniyetin kendi rüyasından uyanmasıydı.
Akdeniz,
bütün yenilgileri köpük köpük taşıdı.
Haçlı yolları, limanlar, kaleler, hacılar, korsanlar…
Her gemi başka bir korku yükledi.
Her liman başka bir ayrılık indirdi.
Konstantiniyye surlarına varıldı.
Toplar dövüldü.
Zincirler gerildi.
Gemiler karadan yürüdü.
Bir çağ kapandı denildi.
Oysa çağlar
kapı gibi kapanmaz;
insanın içinde
ağır ağır göçer.
Osmanlı saraylarında
perdeler ağırdı.
Enderun’da genç sesler eğitildi.
Haremde aynalar sır tuttu.
Divan’da fermanlar mühürlendi.
Has odalarda yalnızlık
ipek kaftan giydi.
Bir padişah
dünyaya hükmederken
kendi uykusuna söz geçiremedi.
Çini kâseler,
gümüş ibrikler,
atlas kumaşlar,
lâle bahçeleri…
Hepsi güzeldi.
Hepsi geçiciydi.
Lâle devrinde
zevk,
yangından önceki son koku gibi yükseldi.
Sonra...
Patrona’nın ayak sesi,
matbaanın ürkek harfi,
bozgun haberleri,
haritalardan eksilen topraklar.
Kırım’dan bir türkü geldi.
Balkanlardan bir ağıt.
Kafkaslardan sürgün.
Yemen’den dönmeyen adımlar.
Her coğrafya
bir annenin içine gömüldü.
Savaş meydanları açıldı.
Malazgirt’te toprak kaderle yarıldı.
Niğbolu’da sis,
Mohaç’ta çamur,
Çaldıran’da kardeş kanı vardı.
Mercidabık’ta yön değişti.
Ridaniye’de hilafet gölge değiştirdi.
Viyana önlerine kış
ordudan önce geldi.
Sonra daha yakın bir çağ:
Sarıkamış’ta kar,
Çanakkale’de deniz,
Sakarya’da toz,
Dumlupınar’da ateş...
Sancaklar rüzgârda değil,
boğazı düğümlenen anaların içinde dalgalandı.
Kazananların yüzünde de
kaybedenlerin yüzünde de
aynı akşam vardı.
Çünkü zafer de
yenilgi de
insanın göğsüne aynı ağırlıkla çöker.
Mezarlıklara varıldı sonunda.
Taşlarda adlar silinmişti.
Unvanlar düşmüş,
dualar yarım kalmış,
yosun mermer tüm sesleri örtmüştü.
Hakanla köle,
şairle cellat,
dervişle tüccar,
âşıkla hain
aynı sessizliğin içinde yan yana uzanıyordu.
Burada tarih sustu.
Sarayların kapısı kapandı.
Kervanların çıngırağı dindi.
Hattatın eli durdu.
Rasathanenin yıldızları söndü.
Kopuzun teli koptu.
Mürekkep kurudu.
Kılıç paslandı.
Para karardı.
Ferman yırtıldı.
Geriye yalnızca kül kaldı.
Külün içinde
Orhun’un taşı,
Sümer’in kili,
Mısır’ın papirüsü,
Bergama’nın parşömeni,
Bağdat’ın mürekkebi,
Semerkant’ın çinisi,
Endülüs’ün suyu,
Osmanlı’nın mührü
aynı sessizliğe karıştı.
Anlaşıldı:
Yolculuk bir yere varmak için değildi.
Yol,
insanın içindeki en eski yıkıntının
etrafında dönüp duran
uzun bir ayindi.
Her medeniyet
biraz yükselmek,
biraz da unutulmak için kurulmuştu.
Her yazıt
silinmeye karşı açılmış
gecikmiş bir davaydı.
Her saray
yıkılacağını bilen
süslü bir korkuydu.
Her mezar
tarihin son cümlesini
toprağa fısıldıyordu.
Ve yokluk;
bir yüzün,
bir sesin,
bir gölgenin eksikliği değil,
insan yaratıldığından beri
kaburgasında taşıdığı
ilk çatlağın adıydı.
Şimdi bütün atlaslar kapalı.
Ne bozkır bitti,
ne çöl,
ne deniz,
ne taş,
ne yazı...
Avuçta yalnızca
ince bir kül çizgisi duruyor.
Üflense dağılacak.
Üflenmedi.
Çünkü bazen
en büyük medeniyet,
insanın içinde yıkıldıktan sonra
hâlâ sıcak kalan
o adsız harabedir.
Ve öğrendim ki...
Bütün kayıpların,
tüm kazanımların,
kurulan otağların,
yıkılan sarayların,
yakılan kitapların,
paslanan kılıçların,
unutulan adların
sahibi vardı.
Kurulan da,
bozulan da,
kül olup savrulan da
başıboş değildi;
hepsinin ardında
görünmez bir hüküm vardı.
Taş sustu,
su geçti,
ateş söndü,
rüzgâr dağıldı.
Ama her yıkımın ardında
sessizce duran
bir ölçü vardı.
İnsan kurdu,
insan bozdu,
insan ad verdi,
insan unuttu.
Fakat külün bile
hangi yana savrulacağını bilen
bir Kudret vardı.
Ve anlaşıldı:
Bütün yollar,
bütün çağlar,
bütün yıkılışlar,
bütün doğuşlar
bir boşluğa değil,
ezelî bir nizama varıyordu.
Yer: Arz-ı Mekân
Tarih: 01.05.2026
Ne bir kapı eşiği ardına baktı,
ne giden menzili tarttı,
ne de gökte kılavuzluk edecek
sahipli bir yıldız kaldı.
Başlangıçta yalnızca bozkır vardı;
rüzgârın kemikten yapılmış dili,
atların yelesinde savrulan akşam,
kurda benzeyen ay,
geceye dikilmiş tuğlar.
Balbalların yüzünde
unutulmuş kağanların suskunluğu duruyordu.
Taş, insandan daha sabırlıydı;
ihaneti de ağıtı da
aynı soğuklukla saklıyordu.
Orhun kıyısında
yalnızca harfler okunmadı;
taşın damarlarından
eski bir uygarlığın nabzı dinlendi.
Bir yazıt dedi ki:
Adı kalan ölmez sanılır.
Oysa her ad,
kendini taşıyacak bir ağız arar.
Sonra bozkır genişledi,
genişledikçe içe döndü.
Gök Tanrı’nın altında
ocak dumanı yükseldi.
Kam davulu vuruldu.
Ateşin çevresinde
gölge, gövdeden daha çok oynadı.
Duman yukarı çıktı,
ruhlar aşağı indi.
Bir avuç kül içinde
hem doğum vardı
hem sürgün.
Derken bozkırın sert sesi
ırmakların kil kokusuna karıştı.
Sümer’e varıldı.
Kil tabletler kurumadan önce
insan, korkusunu toprağa gömdü.
İlk hesap,
ilk borç,
ilk buğday,
ilk tanrı adı
aynı çamurun içinde duruyordu.
Bir kâtip,
kamış kalemini ıslattı;
tanrıların payını yazdı,
kralların tahılını yazdı,
ölülerin payını yazdı.
Yalnız bir boşluk kaldı.
O boşluğa hiçbir işaret sığmadı.
Uruk surlarında
Gılgamış’ın ayak izi duyuldu.
Ölümsüzlük arayan kral,
bir otun peşinde
faniliğin eşiğine vardı.
O günden beri
her yolculuk biraz Gılgamış’tır;
gidilen her yer uzak görünür,
bulunan her şey
insanın kendi faniliğidir.
Babil yükseldi sonra.
Mavi sırlı kapılarda
aslanlar dişlerini sakladı.
Kule göğe uzandı;
diller birbirine karıştı.
Her kavim kendi lisanına çekildi.
İnsan, insanı anlamamak için
ilk defa bu kadar yükseğe çıktı.
Dicle ile Fırat
iki eski damar gibi aktı.
Birleşirken bile
kıyılarında ayrılık büyüttüler.
Nil’e inildi.
Papirüs yaprakları arasında
ölüler kitabı açıldı.
Bir kalp,
Ma’at’ın tüyüyle tartıldı.
Ne altın maske hafif geldi
ne de firavunun adı.
Piramidin gölgesinde
bütün iktidarlar aynı soruya döndü:
Toprağın altına
hangi unvan sığar?
Cevap gelmedi.
Yalnızca çöl konuştu;
konuştuğu her kelime
kum oldu.
Anadolu’nun taş belleğine geçildi.
Hattuşa kapılarında
aslanlar ağzını açmıştı;
fakat içlerinden kükreme değil,
demir kokulu bir yorgunluk döküldü.
Hitit mühürlerinde
yarım kalmış antlaşmalar vardı.
Kadeş’in gölgesi
iki ordunun arasında değil,
iki gururun arasında duruyordu.
Urartu surlarına çıkıldı.
Van suyunda gök titredi.
Taş ustaları
dağa bir milletin omurgasını işlemişti.
Ama dağ bile
zamanın elinden kurtulamadı.
Frig vadilerinde
kayalar kapı gibi durdu.
Midas’ın altını,
dokunduğu her şeyi parlatırken
kendi karanlığını büyüttü.
Altın çoğaldı,
insan azaldı.
Lidya pazarlarında
para ilk defa avuçtan avuca geçti.
Bir sikkenin yüzünde
krallık parladı;
öbür yüzünde
insanın içindeki ölçüsüzlük.
O gün dünya
her şeye değer biçmeyi öğrendi.
Yalnız yokluk,
hiçbir terazinin kefesine oturmadı.
Sonra Ege’ye inildi.
İyonya kıyılarında
filozoflar suya, ateşe, havaya, toprağa baktı.
Varlığın aslını aradılar.
Her cevap
başka bir sorunun kıyısına vurdu.
Efes’te Herakleitos’un karanlığı
bir ırmak gibi aktı:
Aynı suya iki kez girilmezdi;
ama aynı acı
insanın içinden
bin kez geçebilirdi.
Bergama’da parşömen gerildi.
Derinin üstüne bilgi yazıldı.
Bir hayvanın ölü sessizliği
insanın hafızasına dönüştü.
Sonra Roma yolları başladı.
Taş döşeli caddeler
lejyonların adımlarını taşıdı.
Kartal sancakları geçti.
Hamamlar, kemerler, forumlar, hukuk levhaları…
Roma her şeyi düzenledi;
yolları, vergileri, sınırları, cezaları.
Bir tek insanın içindeki
sınır tanımaz yıkımı
nizama sokamadı.
Bizans’a varıldı.
Altın zeminli ikonalar
gösterişle yansıyordu.
Mumlar ağır ağır eridi.
Ayasofya’nın kubbesinde
ses, önce duaya
sonra boşluğa dönüştü.
Bir kuş döndü kubbenin altında;
ne çan sesine kondu
ne ezana.
Sadece döndü.
Bazı mekânlar
inanç değiştirir,
fakat keder değiştirmezler.
Çöl yeniden çağırdı.
Hicaz gecelerinde
yıldızlar çöle çivilenmiş gibiydi.
Kervanlar tuz, deri, hurma,
vahiy ve korku taşıdı.
Bir kelime indi.
Kelime, önce kalbe düştü,
sonra tarihe.
Kâbe’nin siyah örtüsünde
bütün yönler toplandı.
İnsan alnını yere koyunca
göğe en yakın hâline geldi.
Sonra Şam’da minareler yükseldi.
Bağdat’ta kâğıt çoğaldı.
Beytülhikme’de
Yunan aklı,
Hint hesabı,
Fars hafızası,
Arap dili
aynı kandilin altında birleşti.
Bir mütercim
gece boyunca çevirdi:
Aristo’yu, Batlamyus’u, Galen’i,
yıldızları, bedenleri, sayıları...
Fakat hiçbir dil
içteki eksikliği
tam karşılayan kelimeyi bulamadı.
Horasan’a geçildi.
Nişabur’da Hayyam
vakti bir kadehe eğdi.
Şarap mıydı, zaman mıydı,
kimse ayıramadı.
Merv’de dervişler
tozun içinden yürüdü.
Bir hırka,
bir lokma,
bir nefes…
Dünya büyüdükçe
insanın ihtiyacı küçülüyordu.
Tebriz’de mürekkep koktu sabahlar...
Hattatlar sadece yazmadı,
harfin içindeki sükûtu da inceltti.
Kûfi köşelendi,
sülüs aktı,
nestalik eğildi.
Her yazı
başka bir teslimiyet kuşandı.
Şiraz’da gül açtı.
Bülbül, susmayı şarkıya çevirdi.
Sadi, insanı insana emanet etti.
Hafız, aşkı kadehe değil,
dilin sarhoşluğuna bıraktı.
Gülistan’ın yaprakları arasında
kan kadar ince bir koku vardı.
Semerkant’a varıldı.
Çin mavisi çinilerde
gök, yeryüzüne indirilmişti.
Registan’da taş,
geometriyle dua etmeyi öğrendi.
Uluğ Bey,
yıldızları ölçtü.
Rasathanenin karanlığında
gökyüzü hesaplandı.
Fakat hiçbir usturlap
insanın içindeki gecenin
en derin noktasını göstermedi.
Buhara’da minareler
suskun parmaklar gibi yükseldi.
Medreselerde sayfalar çevrildi.
Bir talebe
mürekkep lekeli eliyle
sonsuzluğu satır aralarında aradı.
Cevap gelmedi.
Yalnız sayfanın kenarında
kurumuş bir gözyaşı kaldı.
Sonra Çin yolundan
ipek, porselen, barut geçti.
Kaşgar pazarlarında
Uygur harfleriyle yazılmış dualar
rüzgâra karıştı.
Turfan mağaralarında
duvar resimleri soldu.
Buda’nın gözleri kapalıydı;
dünya yanarken bile
iç sessizliği bozulmadı.
Moğol atlarının tozu
birden ufku yuttu.
Cengiz’in gölgesi
şehirlerin üstünden geçti.
Merv ağladı.
Buhara sustu.
Bağdat’ın kütüphaneleri yanınca
Dicle, mürekkep içmiş bir yas nehrine döndü.
Kitaplar kül oldu;
fakat küller bile
harf biçimini unutmadı.
Çünkü bilgi yanar,
hafıza duman olur,
ama insanın yıkımı
her çağda yeniden yazılır.
Selçuklu yollarında
kervansaray kapıları açıldı.
Taş, sabrı öğrendi.
Çifte minareler göğe uzandı.
Sırlı tuğlalar
gecenin alnına mavi nişanlar koydu.
Bir yolcu ateş başına oturdu.
Ekmeğin yarısı dirilere,
yarısı ölülere ayrıldı.
Ölülerin de hakkı vardır, dendi.
İşte o vakit tarih
bir zafer defteri olmaktan çıktı;
uzun, kırıntılı, karanlık bir sofra oldu.
Anadolu’da bozlak yükseldi.
Kopuzdan bağlamaya,
kamdan âşığa,
otağdan dergâha
aynı ses yürüdü.
Yunus’un dili
taşı yumuşattı.
Hacı Bektaş’ın nefesi
kapıyı içeriye açtı.
Mevlana döndü;
döndükçe dünya değil,
insanın kabuğu çatladı.
Her devir
kendi ateşini yaktı.
Her inanç
kendi gölgesini büyüttü.
Endülüs’e geçildi sonra...
Kurtuba’da su konuştu.
Mermer avlularda
portakal çiçekleri geceyi tatlandırdı.
Elhamra duvarlarında
ince nakışlar
yıkılışın bile edep istediğini öğretti.
Güzellik,
kılıçtan daha uzun yaşadı.
Granada düştüğünde
bir ana,
oğluna son kez baktı.
Taht kaybedilmişti;
asıl kayıp
bir medeniyetin kendi rüyasından uyanmasıydı.
Akdeniz,
bütün yenilgileri köpük köpük taşıdı.
Haçlı yolları, limanlar, kaleler, hacılar, korsanlar…
Her gemi başka bir korku yükledi.
Her liman başka bir ayrılık indirdi.
Konstantiniyye surlarına varıldı.
Toplar dövüldü.
Zincirler gerildi.
Gemiler karadan yürüdü.
Bir çağ kapandı denildi.
Oysa çağlar
kapı gibi kapanmaz;
insanın içinde
ağır ağır göçer.
Osmanlı saraylarında
perdeler ağırdı.
Enderun’da genç sesler eğitildi.
Haremde aynalar sır tuttu.
Divan’da fermanlar mühürlendi.
Has odalarda yalnızlık
ipek kaftan giydi.
Bir padişah
dünyaya hükmederken
kendi uykusuna söz geçiremedi.
Çini kâseler,
gümüş ibrikler,
atlas kumaşlar,
lâle bahçeleri…
Hepsi güzeldi.
Hepsi geçiciydi.
Lâle devrinde
zevk,
yangından önceki son koku gibi yükseldi.
Sonra...
Patrona’nın ayak sesi,
matbaanın ürkek harfi,
bozgun haberleri,
haritalardan eksilen topraklar.
Kırım’dan bir türkü geldi.
Balkanlardan bir ağıt.
Kafkaslardan sürgün.
Yemen’den dönmeyen adımlar.
Her coğrafya
bir annenin içine gömüldü.
Savaş meydanları açıldı.
Malazgirt’te toprak kaderle yarıldı.
Niğbolu’da sis,
Mohaç’ta çamur,
Çaldıran’da kardeş kanı vardı.
Mercidabık’ta yön değişti.
Ridaniye’de hilafet gölge değiştirdi.
Viyana önlerine kış
ordudan önce geldi.
Sonra daha yakın bir çağ:
Sarıkamış’ta kar,
Çanakkale’de deniz,
Sakarya’da toz,
Dumlupınar’da ateş...
Sancaklar rüzgârda değil,
boğazı düğümlenen anaların içinde dalgalandı.
Kazananların yüzünde de
kaybedenlerin yüzünde de
aynı akşam vardı.
Çünkü zafer de
yenilgi de
insanın göğsüne aynı ağırlıkla çöker.
Mezarlıklara varıldı sonunda.
Taşlarda adlar silinmişti.
Unvanlar düşmüş,
dualar yarım kalmış,
yosun mermer tüm sesleri örtmüştü.
Hakanla köle,
şairle cellat,
dervişle tüccar,
âşıkla hain
aynı sessizliğin içinde yan yana uzanıyordu.
Burada tarih sustu.
Sarayların kapısı kapandı.
Kervanların çıngırağı dindi.
Hattatın eli durdu.
Rasathanenin yıldızları söndü.
Kopuzun teli koptu.
Mürekkep kurudu.
Kılıç paslandı.
Para karardı.
Ferman yırtıldı.
Geriye yalnızca kül kaldı.
Külün içinde
Orhun’un taşı,
Sümer’in kili,
Mısır’ın papirüsü,
Bergama’nın parşömeni,
Bağdat’ın mürekkebi,
Semerkant’ın çinisi,
Endülüs’ün suyu,
Osmanlı’nın mührü
aynı sessizliğe karıştı.
Anlaşıldı:
Yolculuk bir yere varmak için değildi.
Yol,
insanın içindeki en eski yıkıntının
etrafında dönüp duran
uzun bir ayindi.
Her medeniyet
biraz yükselmek,
biraz da unutulmak için kurulmuştu.
Her yazıt
silinmeye karşı açılmış
gecikmiş bir davaydı.
Her saray
yıkılacağını bilen
süslü bir korkuydu.
Her mezar
tarihin son cümlesini
toprağa fısıldıyordu.
Ve yokluk;
bir yüzün,
bir sesin,
bir gölgenin eksikliği değil,
insan yaratıldığından beri
kaburgasında taşıdığı
ilk çatlağın adıydı.
Şimdi bütün atlaslar kapalı.
Ne bozkır bitti,
ne çöl,
ne deniz,
ne taş,
ne yazı...
Avuçta yalnızca
ince bir kül çizgisi duruyor.
Üflense dağılacak.
Üflenmedi.
Çünkü bazen
en büyük medeniyet,
insanın içinde yıkıldıktan sonra
hâlâ sıcak kalan
o adsız harabedir.
Ve öğrendim ki...
Bütün kayıpların,
tüm kazanımların,
kurulan otağların,
yıkılan sarayların,
yakılan kitapların,
paslanan kılıçların,
unutulan adların
sahibi vardı.
Kurulan da,
bozulan da,
kül olup savrulan da
başıboş değildi;
hepsinin ardında
görünmez bir hüküm vardı.
Taş sustu,
su geçti,
ateş söndü,
rüzgâr dağıldı.
Ama her yıkımın ardında
sessizce duran
bir ölçü vardı.
İnsan kurdu,
insan bozdu,
insan ad verdi,
insan unuttu.
Fakat külün bile
hangi yana savrulacağını bilen
bir Kudret vardı.
Ve anlaşıldı:
Bütün yollar,
bütün çağlar,
bütün yıkılışlar,
bütün doğuşlar
bir boşluğa değil,
ezelî bir nizama varıyordu.
Yer: Arz-ı Mekân
Tarih: 01.05.2026
— Vehm