Yazılar
Aşkı öldürmeyin
Çünkü aşk, insanın kalbine düştüğünde bir duygu gibi kalmaz; bir sarsıntıya dönüşür. İnsan o sarsıntıyla birlikte yalnızca sevdiğini değil, kendine dair kurduğu bütün düzeni de sorgulamaya başlar. İçinde yıllardır sessiz duran ne varsa yer değiştirir. Bazı inançlar yıkılır, bazı korkular isim bulur, bazı gerçekler ilk kez görünür hâle gelir.
Aşk, iki insanın birbirine yaklaşması değildir yalnızca. Daha çok, insanın kendi içinden geçerken bir başkasına çarpmasıdır. O çarpışma, sandığımız gibi yumuşak değildir; aksine insanı eksilten, yer yer kıran, hatta bazen kendi gözünde bile yabancılaştıran bir hâl taşır. Bu yüzden aşk, çoğu kişinin sandığı gibi huzur değil; önce bir çözülmedir.
İnsan çözülmeden derinleşemez.
Bugün aşk diye yaşananların çoğu, bu çözülmeye tahammül edemeyenlerin aceleyle kurduğu sahte dengelerdir. İnsan sevdiğini değil, kendini rahat ettiren hâli sever. Sevmek yerine sahip olmak ister. Anlamak yerine tanımlamaya, kabullenmek yerine dönüştürmeye kalkar. Ve tam da burada aşkın tabiatına müdahale eder.
Oysa aşk, müdahale kabul etmez.
Çünkü aşk, insanın kendini merkezden çektiği yerde başlar. “Ben”in geri çekildiği, iddianın sustuğu, hükmetme arzusunun dağıldığı bir eşikte… İnsan o eşikte ya kendini bırakır ya da sevdiğini kaybeder. Çoğu zaman yaptığı ikincisidir.
Gönülden gönüle kurulan bağın romantize edilmesi bundandır. Oysa o bağ, bir köprüden çok bir sınırdır. Geçen, eski hâliyle geçemez. Taşıdığı her şeyi orada yeniden tartmak zorundadır. Aşk, insana başka birini değil; kendi hakikatini gösterir. Ve bu yüzleşme, herkesin kaldırabileceği bir yük değildir.
Bu yüzden aşk sık sık yanlış anlaşılır.
Kimi onu heyecan zanneder, kimi alışkanlık. Kimi varlığını ispat etmek için kullanır, kimi yokluğunu örtmek için. Ama aşk, ne bir eksikliği doldurur ne de bir boşluğu oyalamak için vardır. Aşk, insanın içindeki en derin boşluğu görünür kılar. Ve o boşlukla baş başa bırakır.
Orada ya insan büyür ya da dağılır.
Sevmenin milleti, dili, mezhebi yoktur denir; doğrudur. Ama insan, kendi nefsinden çıkamadığı sürece aynı sevdanın içinde bile ayrışmayı başarır. Aynı kalbe bakarken farklı hakikatler üretir. Aynı duyguyu yaşadığını sanırken bambaşka anlamlara tutunur. Ve sonunda çatışan şey iki insan değil; aşkın kendisi olur.
Aşkın en büyük trajedisi de budur:
İnsan, onu anlamadığı için değil—kendine uyduramadığı için öldürür.
Kibirle, korkuyla, alışkanlıkla…
Çünkü aşk, insanın konforunu bozar. Yerleşik hâllerini dağıtır. Onu kendinden daha büyük bir anlamla yüzleştirir. Bu yüzleşmeden kaçan insan, aşkı küçültür. Küçültemediğinde ise onu kirletir. Kirletemediğinde yok sayar.
Sonra yaşadığını zanneder.
Oysa yalnızca eksilmiştir.
Aşkı öldürmeyin.
Aşk, iki insanın birbirine yaklaşması değildir yalnızca. Daha çok, insanın kendi içinden geçerken bir başkasına çarpmasıdır. O çarpışma, sandığımız gibi yumuşak değildir; aksine insanı eksilten, yer yer kıran, hatta bazen kendi gözünde bile yabancılaştıran bir hâl taşır. Bu yüzden aşk, çoğu kişinin sandığı gibi huzur değil; önce bir çözülmedir.
İnsan çözülmeden derinleşemez.
Bugün aşk diye yaşananların çoğu, bu çözülmeye tahammül edemeyenlerin aceleyle kurduğu sahte dengelerdir. İnsan sevdiğini değil, kendini rahat ettiren hâli sever. Sevmek yerine sahip olmak ister. Anlamak yerine tanımlamaya, kabullenmek yerine dönüştürmeye kalkar. Ve tam da burada aşkın tabiatına müdahale eder.
Oysa aşk, müdahale kabul etmez.
Çünkü aşk, insanın kendini merkezden çektiği yerde başlar. “Ben”in geri çekildiği, iddianın sustuğu, hükmetme arzusunun dağıldığı bir eşikte… İnsan o eşikte ya kendini bırakır ya da sevdiğini kaybeder. Çoğu zaman yaptığı ikincisidir.
Gönülden gönüle kurulan bağın romantize edilmesi bundandır. Oysa o bağ, bir köprüden çok bir sınırdır. Geçen, eski hâliyle geçemez. Taşıdığı her şeyi orada yeniden tartmak zorundadır. Aşk, insana başka birini değil; kendi hakikatini gösterir. Ve bu yüzleşme, herkesin kaldırabileceği bir yük değildir.
Bu yüzden aşk sık sık yanlış anlaşılır.
Kimi onu heyecan zanneder, kimi alışkanlık. Kimi varlığını ispat etmek için kullanır, kimi yokluğunu örtmek için. Ama aşk, ne bir eksikliği doldurur ne de bir boşluğu oyalamak için vardır. Aşk, insanın içindeki en derin boşluğu görünür kılar. Ve o boşlukla baş başa bırakır.
Orada ya insan büyür ya da dağılır.
Sevmenin milleti, dili, mezhebi yoktur denir; doğrudur. Ama insan, kendi nefsinden çıkamadığı sürece aynı sevdanın içinde bile ayrışmayı başarır. Aynı kalbe bakarken farklı hakikatler üretir. Aynı duyguyu yaşadığını sanırken bambaşka anlamlara tutunur. Ve sonunda çatışan şey iki insan değil; aşkın kendisi olur.
Aşkın en büyük trajedisi de budur:
İnsan, onu anlamadığı için değil—kendine uyduramadığı için öldürür.
Kibirle, korkuyla, alışkanlıkla…
Çünkü aşk, insanın konforunu bozar. Yerleşik hâllerini dağıtır. Onu kendinden daha büyük bir anlamla yüzleştirir. Bu yüzleşmeden kaçan insan, aşkı küçültür. Küçültemediğinde ise onu kirletir. Kirletemediğinde yok sayar.
Sonra yaşadığını zanneder.
Oysa yalnızca eksilmiştir.
Aşkı öldürmeyin.
— Vehm