Yazılar
Ben yıllardır seni beklediğim istasyondayım
Yokluğuna ısmarladığım hüznün elinden tutup geceyi kalbime indiriyorum. Şehir susuyor, saatler yavaşlıyor, içimde yalnızca gecikmiş bir trenin uzaklardan gelen sesi büyüyor. Her şey yerli yerinde gibi görünüyor; sokaklar sokak, lambalar lamba, yağmur yağmur… Fakat sen olmayınca bütün dünya anlamını kaybetmiş eski bir dekor gibi duruyor karşımda.
Sen uyu sevgili.
Ben bu gece, gülüşlerine armağan ettiğim sevdanın kahrından içeceğim. İçtikçe biraz daha sana yaklaşacak, biraz daha kendimden uzaklaşacağım. Çünkü bazı aşklar insanı sarhoş etmez; ayıltır. Hem de en acı gerçeğin karşısında, en savunmasız hâliyle ayıltır.
Geçmişe berdel ettiğimiz sevinçleri bir sefer tasına koydum. Ne vakit kapağını aralasam, içinden çocukluğunu kaybetmiş bir gülüş çıkıyor. Bir zamanlar içimizi ısıtan ne varsa, şimdi ince bir sızıya dönüşmüş. Hatıralar bile eski sıcaklığını taşımıyor artık; dokununca üşütüyor, hatırlayınca kanatıyor.
Ben de bu yüzden her gece kendi içimde uzun bir muhasebeye oturuyorum. Hangi cümlede eksildik, hangi susuşta uzaklaştık, hangi bakışta birbirimize geç kaldık diye düşünüyorum. Fakat ne kadar geriye dönsem, yol yine sana çıkıyor. Sanki bütün ayrılıklar aynı kapının önünde toplanmış, hepsi senin adını bekliyor.
Düşüncelerim beynimin duvarlarını döven asi bir yağmur gibi. Durmadan yağıyorlar. Her damla başka bir hatıraya çarpıyor. Bir bakışın, bir susuşun, yarım kalmış bir sözün, ansızın içime düşen sesin… Hepsi birer patikaya dönüşüyor ve ben o patikalardan yürüyerek yine yüreğinin kıyısına varıyorum.
Çünkü insan, en çok sığındığı yere yenilir.
Ben sana ana gibi yârdan, baba gibi diyardan kaçıp geldim. Sana sığınmak, dünyadan kurtulmak gibiydi. Sesin, içimde üşüyen her yeri örten eski bir yorgan; bakışın, yolunu şaşırmış kalbime asılmış son kandildi. Fakat sen bana yalnızca sevgiyi değil, acının bütün harflerini de ezberlettin.
Şimdi hangi kelimeyi söylesem, içinden biraz sen geçiyor. Hangi duaya başlasam, adın dilimin en yaralı yerinde bekliyor. Hangi geceye dönsem, yokluğun benden önce varmış gibi karanlığın başucuna oturuyor.
Sokaklarımda sonbaharın yorgun ayak sesleri var. Eylül, içimde eski bir yangının külünü savuruyor. Yağmur şehrin yüzünü yıkarken, ben geleceğe dair bütün beklentilerimi asi rüzgârlara bırakıyorum. Artık ne beklemek kolay, ne vazgeçmek mümkün. İnsan bazen iki imkânsızlığın arasında kalır; biri gelmeni beklemek, diğeri gelmeyeceğini kabullenmek.
Gel artık sevgili.
Gel de buhranlarında yıkandığım bu ağır ezadan beni kurtar. Gel de içimde her gece yeniden kurulan mahkemede beni beraat ettir. Çünkü ben sana suçlu değilim; yalnızca fazla inanmış, fazla beklemiş, fazla sevmiş bir kalbim var.
Uyan sevgili.
Uyan ve kalbimden tut.
Tut ki sana uzanan yüreğim bir kez daha kendi karanlığına düşmesin. Tut ki içimde büyüyen bu ateş, beni yeniden küle çevirmesin. Tut ki yıllardır beklediğim o istasyonda, son tren de gözlerimin önünden geçip gitmesin.
Sen canı canan, yürek sızım, kabul olmamış duam, ferim, karanlıkta yokladığım son ışığım ve gül bahçemde kalan son gülsün. Adını her andığımda içimde bir şey hem ölüyor hem diriliyor. Bu nasıl bir sevdadır bilmiyorum; insanı aynı anda hem yaralıyor hem ayakta tutuyor.
Biliyorum…
Adın, karşılıksız bir çek gibi dönüp duruyor içimde. Ne bozdurabiliyorum ne yırtıp atabiliyorum. Her defasında yeniden cebime koyuyor, yeniden inanıyor, yeniden aynı hüsranın önünde duruyorum. Buna rağmen seni yazıyorum. Buna rağmen gönül defterimin en yanık sayfasına yine seni imzalıyorum.
Çünkü insan bazı sevgilerden vazgeçmez; yalnızca onların içinde sessizleşir.
Ben de sessizleştim sevgili.
Fakat sustukça azalmadın. Aksine içimde daha derine indin. Şimdi sen, yalnızca sevdiğim biri değilsin; yıllarımı yasladığım bir duvar, dönüp dönüp baktığım bir yol, göğsümde kapanmayan bir istasyonsun.
Gel ya da gelme…
Ben hâlâ oradayım.
Yıllardır adını bildiğim, yolunu ezberlediğim, gecikmeni kader sandığım o istasyondayım. Elimde eskimiş bir umut, içimde üşümüş bir dua, gözlerimde sana ayrılmış uzun bir bekleyiş var.
Ve bil ki sevgili…
Bazı insanlar beklerken yaşlanmaz; bekledikçe bir istasyona dönüşür.
Ben de yıllardır seni bildiğim ve beklediğim istasyondayım.
Sen uyu sevgili.
Ben bu gece, gülüşlerine armağan ettiğim sevdanın kahrından içeceğim. İçtikçe biraz daha sana yaklaşacak, biraz daha kendimden uzaklaşacağım. Çünkü bazı aşklar insanı sarhoş etmez; ayıltır. Hem de en acı gerçeğin karşısında, en savunmasız hâliyle ayıltır.
Geçmişe berdel ettiğimiz sevinçleri bir sefer tasına koydum. Ne vakit kapağını aralasam, içinden çocukluğunu kaybetmiş bir gülüş çıkıyor. Bir zamanlar içimizi ısıtan ne varsa, şimdi ince bir sızıya dönüşmüş. Hatıralar bile eski sıcaklığını taşımıyor artık; dokununca üşütüyor, hatırlayınca kanatıyor.
Ben de bu yüzden her gece kendi içimde uzun bir muhasebeye oturuyorum. Hangi cümlede eksildik, hangi susuşta uzaklaştık, hangi bakışta birbirimize geç kaldık diye düşünüyorum. Fakat ne kadar geriye dönsem, yol yine sana çıkıyor. Sanki bütün ayrılıklar aynı kapının önünde toplanmış, hepsi senin adını bekliyor.
Düşüncelerim beynimin duvarlarını döven asi bir yağmur gibi. Durmadan yağıyorlar. Her damla başka bir hatıraya çarpıyor. Bir bakışın, bir susuşun, yarım kalmış bir sözün, ansızın içime düşen sesin… Hepsi birer patikaya dönüşüyor ve ben o patikalardan yürüyerek yine yüreğinin kıyısına varıyorum.
Çünkü insan, en çok sığındığı yere yenilir.
Ben sana ana gibi yârdan, baba gibi diyardan kaçıp geldim. Sana sığınmak, dünyadan kurtulmak gibiydi. Sesin, içimde üşüyen her yeri örten eski bir yorgan; bakışın, yolunu şaşırmış kalbime asılmış son kandildi. Fakat sen bana yalnızca sevgiyi değil, acının bütün harflerini de ezberlettin.
Şimdi hangi kelimeyi söylesem, içinden biraz sen geçiyor. Hangi duaya başlasam, adın dilimin en yaralı yerinde bekliyor. Hangi geceye dönsem, yokluğun benden önce varmış gibi karanlığın başucuna oturuyor.
Sokaklarımda sonbaharın yorgun ayak sesleri var. Eylül, içimde eski bir yangının külünü savuruyor. Yağmur şehrin yüzünü yıkarken, ben geleceğe dair bütün beklentilerimi asi rüzgârlara bırakıyorum. Artık ne beklemek kolay, ne vazgeçmek mümkün. İnsan bazen iki imkânsızlığın arasında kalır; biri gelmeni beklemek, diğeri gelmeyeceğini kabullenmek.
Gel artık sevgili.
Gel de buhranlarında yıkandığım bu ağır ezadan beni kurtar. Gel de içimde her gece yeniden kurulan mahkemede beni beraat ettir. Çünkü ben sana suçlu değilim; yalnızca fazla inanmış, fazla beklemiş, fazla sevmiş bir kalbim var.
Uyan sevgili.
Uyan ve kalbimden tut.
Tut ki sana uzanan yüreğim bir kez daha kendi karanlığına düşmesin. Tut ki içimde büyüyen bu ateş, beni yeniden küle çevirmesin. Tut ki yıllardır beklediğim o istasyonda, son tren de gözlerimin önünden geçip gitmesin.
Sen canı canan, yürek sızım, kabul olmamış duam, ferim, karanlıkta yokladığım son ışığım ve gül bahçemde kalan son gülsün. Adını her andığımda içimde bir şey hem ölüyor hem diriliyor. Bu nasıl bir sevdadır bilmiyorum; insanı aynı anda hem yaralıyor hem ayakta tutuyor.
Biliyorum…
Adın, karşılıksız bir çek gibi dönüp duruyor içimde. Ne bozdurabiliyorum ne yırtıp atabiliyorum. Her defasında yeniden cebime koyuyor, yeniden inanıyor, yeniden aynı hüsranın önünde duruyorum. Buna rağmen seni yazıyorum. Buna rağmen gönül defterimin en yanık sayfasına yine seni imzalıyorum.
Çünkü insan bazı sevgilerden vazgeçmez; yalnızca onların içinde sessizleşir.
Ben de sessizleştim sevgili.
Fakat sustukça azalmadın. Aksine içimde daha derine indin. Şimdi sen, yalnızca sevdiğim biri değilsin; yıllarımı yasladığım bir duvar, dönüp dönüp baktığım bir yol, göğsümde kapanmayan bir istasyonsun.
Gel ya da gelme…
Ben hâlâ oradayım.
Yıllardır adını bildiğim, yolunu ezberlediğim, gecikmeni kader sandığım o istasyondayım. Elimde eskimiş bir umut, içimde üşümüş bir dua, gözlerimde sana ayrılmış uzun bir bekleyiş var.
Ve bil ki sevgili…
Bazı insanlar beklerken yaşlanmaz; bekledikçe bir istasyona dönüşür.
Ben de yıllardır seni bildiğim ve beklediğim istasyondayım.
— Vehm