VEHM
Yazılar

Dünya içimizden geçerken

İnsan, hayatın kendisine büyük bir açıklama borçlu olduğunu sanarak büyür. Çocukken dünyanın belli bir düzeni bulunduğuna, iyilerin sonunda kazanacağına, çok çalışanların karşılığını alacağına, sevenlerin ayrılmayacağına ve büyüklerin her şeyi bildiğine inanırız. Gökyüzünün hep aynı yerde durduğunu, evlerin bizi koruduğunu, anne babaların yorulmadığını düşünürüz. Sonra hayat, hiçbir kapıyı çalmadan içeri girer ve bize gerçeğin, anlatıldığı kadar düzenli olmadığını gösterir.


Büyümek, insanın boyunun uzaması değildir. Büyümek, bir gün annenin de yorulduğunu fark etmektir. Babanın suskunluğunda güç değil, bazen çaresizlik bulunduğunu görmektir. Çocukken yenilmez sandığımız insanların, gece herkes uyuduğunda kendi omuzlarından çözüldüğünü anlamaktır. Büyümek, evin duvarlarını ayakta tutanın beton değil; ertelenmiş ihtiyaçlar, söylenmemiş korkular ve kimseye belli edilmeden taşınan yükler olduğunu öğrenmektir.


Hayat çoğu zaman büyük felaketlerle değil, küçük eksilmelerle değişir. Bir tabak sofradan sessizce kalkar. Bir ses evin içinden çekilir. Bir telefon artık çalmaz. Bir sandalye boş kalır. Bir insanın varlığı, yokluğuyla anlaşılır. Dünya dönmeye devam eder; sokak lambaları yanar, fırınlar ekmek çıkarır, otobüsler duraklara gelir. Fakat bir evin içinde zaman başka türlü işlemeye başlar. Çünkü bazen dünyanın sonu herkes için değil, yalnızca bir kişi için gelir.


İnsan en çok da buna şaşırır: Kendi içindeki kıyamet koparken dışarıdaki hayatın hiç durmamasına.


Bir anne çocuğunu toprağa verirken yan sokakta düğün yapılabilir. Bir doktor, hastasına söyleyeceği cümleyi seçmeye çalışırken hastanenin kantininde insanlar çay içebilir. Bir insan sevdiğinden ayrıldığı gün, başkaları güneşli havadan söz edebilir. Hayat, kimsenin acısına göre yavaşlamaz. Acı çeken insanın öğrendiği ilk ve en ağır gerçek budur. Dünya, bizim başımıza gelenleri merkezine almaz. Kendi yasımızda eşsiz olduğumuzu hissederiz; oysa aynı anda milyonlarca insan, kimsenin bilmediği başka bir kaybın içinde nefes almaya çalışmaktadır.


Belki de insanı olgunlaştıran şey acının kendisi değil, acının ortaklığını kavramaktır.


Kalabalıklarda gördüğümüz yüzlerin ardında hangi savaşların sürdüğünü bilmeyiz. Otobüste önümüzde duran adam, biraz önce işini kaybetmiş olabilir. Kasada sabırsızlandığımız kadın, hastaneden geliyor olabilir. Bize soğuk davranan biri, sabaha kadar bir yakınının başında beklemiş olabilir. Bir insanın sertliği her zaman kötülüğünden doğmaz; bazen geriye kalan son yumuşak yerini koruma biçimidir. Bazı insanlar öfkeli değildir, yalnızca yıllarca duyulmamıştır. Bazıları ilgisiz değildir, içlerinde taşıdıkları yorgunluk başkasına uzanacak yer bırakmamıştır. Bazıları susmayı seçmez; sözcüklerini bir cenazede, bir ayrılıkta ya da çocukluklarının karanlık bir odasında kaybetmiştir.


Hiçbirimizin alnında hangi savaştan geldiğimiz yazmaz.


Buna rağmen birbirimizi en hızlı hüküm verdiğimiz yerden tanımaya çalışırız. Bir davranışı karakter, bir hatayı kimlik, bir yenilgiyi bütün bir hayat sanırız. İnsanları tek bir ana hapsederiz. Oysa insan, dışarıdan görünen davranışından çok daha fazlasıdır. İçinde yarım kalmış vedalar, gecikmiş özürler, bastırılmış korkular, ertelenmiş sevinçler ve kimseye göstermediği enkazlar taşır. Herkes biraz eksik, biraz yaralı, biraz da kendini olduğundan güçlü göstermeye mecburdur.


Çünkü dünya, zayıflığa anlayıştan çok ceza verir.


Bu çağ, insana sürekli daha fazlası olması gerektiğini söylüyor. Daha çok çalış, daha hızlı üret, daha güzel görün, daha genç kal, daha az yorul, daha çabuk unut. Başarı, insanın alnına yapıştırılmış yeni bir kimlik gibi sunuluyor. Yetişemeyen kendini yetersiz, dinlenen suçlu, kaybeden değersiz hissediyor. Kimse nereye yetiştiğimizi sormuyor. İnsanlar aynı sona doğru koşarken yalnızca ayakkabılarının, unvanlarının ve hesaplarındaki rakamların farklı olduğunu unutuyor.


Ömrümüzü maaşlara, taksitlere ve son ödeme tarihlerine bölüyoruz. Sabahın karanlığında yola çıkıyor, akşamın karanlığında eve dönüyoruz. Güneşi bazen yalnızca ofis camından, fabrika çatısından ya da otobüs penceresinden görüyoruz. En verimli yıllarımızı yaşayabilmek için değil, hayatta kalabilmek için harcıyoruz. Bir ev, biraz güven, birkaç sakin gece, sevdiklerimize iyi bir hayat istiyoruz. Bazen bunlar bile fazla görülüyor.


Oysa insanın temel arzuları sanıldığı kadar büyük değildir.


Çoğu insan zenginlik değil, korkmadan uyuyabileceği bir gece ister. Başını sokabileceği güvenli bir ev, kimseye muhtaç olmadan yaşayabileceği bir gelir, hastalandığında ulaşabileceği bir doktor, çocuğuna utanmayacağı bir gelecek ister. Gökyüzünün tamamını istemez; yağmur yağdığında ıslanmayacağı küçük bir yer ona yeter. Denizleri istemez; susadığında temiz bir bardak su bulabilmek ister. Fakat çağımızda en sade ihtiyaçlar bile giderek birer ayrıcalığa dönüşüyor.


Bu nedenle bazı evlerde dünyanın en büyük depremleri sessiz yaşanır. Bir faturanın açıldığı anda, boşalan buzdolabının önünde, kira günü yaklaşırken, çocuğun istediği bir şey ertelenirken… Kimsenin duymadığı bu sarsıntılarda duvarlar yıkılmaz ama insanın içindeki güven çatlar. Yoksulluk yalnızca paranın yokluğu değildir. Seçim yapma hakkının azalmasıdır. Zamanın başkalarının eline geçmesidir. Sürekli hesap yapmak, her ihtiyacı ertelemek, geleceği düşünmenin bile lüks hâline gelmesidir.


Bütün bunların arasında insan yine de sevmeye çalışır.


Birinin yüzünde kendine ait bir ülke arar. Onun sesini eve dönüş, omzunu sığınak, ellerini güven sanır. Sevdiği insanın yanında dünya birkaç dakika için bütün suçlarından arınmış gibi görünür. Savaşlar sürer, hastanelerde bekleyişler devam eder, adalet gecikir, borçlar birikir; fakat bir nefes saçımıza değdiğinde hayatın bizi bağışladığını düşünürüz.


Oysa hayat kimseye verdiği sözü tutmak zorunda değildir.


En güzel günün ortasında bir telefon çalabilir. Bir doktor gözlerini kaçırabilir. Bir tren son kez kalkabilir. Bir insan, “Kendine iyi bak,” diyerek iki kişinin bütün geleceğini birkaç kelimenin içine gömebilir. Ayrılıklar her zaman büyük kavgalarla gelmez. Bazen bir insan yavaşça uzaklaşır; sesi önce seyrekleşir, sonra alışkanlıkları, ardından adı gündelik hayattan çekilir. Geriye, belirli bir şarkıda sızlayan bir yer, eski bir sokaktan geçerken yavaşlayan adımlar ve kalabalıklarda aranan tanıdık bir yüz kalır.


Giden herkes aynı yere gitmez. Bazıları toprağa, bazıları başka hayatlara, bazıları da hiçbir zaman açıklayamadığımız uzaklıklara gider. Fakat geride kalan için değişmeyen bir şey vardır: İnsan, en çok arkasından baktığı kişide çaresizleşir.


Zamanla unutmayız; yalnızca acının evdeki yerini değiştiririz. Önce yatağımızda bizimle uyur. Sonra sofraya oturur. Bir süre sonra duvarda bir fotoğrafa, çekmecede eski bir eşyaya, ansızın duyulan bir kokunun içindeki sızıya dönüşür. Yaşamaya devam ederiz. Güler, çalışır, yeni insanlarla tanışırız. Fakat bazı kahkahaların içinde yalnızca bizim duyduğumuz ince bir kırılma kalır.


İnsan kalbi, iyileşmekten çok taşımayı öğrenir.


Belki de umut hakkında en büyük yanılgımız budur. Umudu, her şeyin düzeleceğine inanmak sanırız. Oysa bazı şeyler düzelmez. Ölen geri gelmez. Kaybedilen zaman yeniden yaşanmaz. Söylenen ağır söz hafızadan bütünüyle silinmez. Bazı kapılar bir daha açılmaz. Umut, bütün bunların değişeceğine inanmak değil; değişmeyeceğini bildiğimiz hâlde insan kalmaya devam etmektir.


Umut bazen ışık değildir. Karanlıkta birbirimizin elini bırakmamaktır.


Borç içindeyken çocuğuna gülümseyen bir baba, gece nöbetinde yaşlı bir hastanın battaniyesini düzelten hemşire, yarım ekmeğini bir hayvanla paylaşan çocuk, otobüste ağlayan yabancıya nedenini sormadan mendil uzatan kadın… Dünyayı ayakta tutan şeyler çoğu zaman tarihe geçmez. Büyük konuşmalar, devrimci cümleler ya da görkemli kahramanlıklar değildir. Birinin yükünü fark etmek, üşüyene yer açmak, düşenin başında seyirci olmamak, “Buradayım,” deyip gerçekten kalabilmektir.


Belki de kıyamet gökten ateş yağması değil, başkasının acısına başımızı çevirip yürümemizdir. Belki kurtuluş da büyük mucizeler değil, insanın insana yeniden yaklaşmayı öğrenmesidir.


Fakat çağımız, acıyı bile gösteriye dönüştürüyor. Bir insan düştüğünde onu kaldıracak ellerden önce kayda alacak telefonlar uzanabiliyor. Başkasının yarasına bakıp kendi sağlamlığımıza şükrediyor, merhameti bile kendimize dönük bir aynaya çeviriyoruz. Acı, anlaşılması gereken bir gerçek olmaktan çıkıp seyredilen bir görüntüye dönüşüyor. Böylece çok şey görüyor fakat giderek daha az hissediyoruz.


İnsanın gerçek yoksulluğu belki de budur: Başkasının hayatına dokunabilecek kadar yakınken ona yabancı kalmak.


Bir gün hepimiz gideceğiz. Bunu biliyor fakat buna göre yaşamıyoruz. Evler kalacak. Bizim sandığımız eşyalar başka ellere geçecek. Bir zamanlar seçmek için saatler harcadığımız kıyafetler dolaplardan çıkarılacak. Telefon numaramız silinecek. Fotoğraflarımızın ne zaman çekildiğini kimse hatırlamayacak. Uğruna insanları kırdığımız birçok şey bir çekmecenin dibinde paslanacak. Haklılığımız bile bizimle birlikte toprağa girecek.


Ölümün en büyük öğretisi, sahip olduklarımızın geçiciliği değildir yalnızca. Bize, ertelediğimiz her şeyin geri dönülmezliğini de gösterir.


Bugün sarılmadığımız insanın yarın yalnızca toprağına dokunabiliriz. Bugün söylemediğimiz söz, bir gün içimizde ömür boyu çalan bir kapıya dönüşebilir. Buna rağmen sevgimizi erteliyor, özür dilemek için doğru zamanı bekliyor, kırgınlığımızı gurur diye taşıyor, bir tartışmayı kazanmayı bir kalbi kazanmaktan daha önemli sanıyoruz. Hayattayken birbirimize yokmuşuz gibi davranıyor, öldüğümüzde çiçekler taşıyoruz.


Oysa insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey, öldükten sonra hakkında söylenecek güzel sözler değil; yaşarken hissedeceği gerçek bir yakınlıktır.


Bir gün dünya bizden sonra da dönmeye devam edecek. Sabah olacak, insanlar işe gidecek, çocuklar büyüyecek, mevsimler değişecek. Fakat bizim dünyamız, sevdiğimiz son insan gözlerini kapattığında bir anlığına duracak. İşte o zaman, ne kadar biriktirdiğimizden çok neyi eksik bıraktığımızı düşüneceğiz. Kime zaman ayırmadığımızı, hangi sözü söylemediğimizi, hangi kapıyı gururumuzdan çalmadığımızı hatırlayacağız.


Gerçek şudur: Hiç kimse bu hayattan sağlam çıkmayacak.


Hepimiz bir şeyimizi yolda bırakacağız. Gençliğimizi, sağlığımızı, güvenimizi, bir dostu, bir sevgiyi, bir evi, bir hayali ya da henüz gerçekleşmemiş bir ihtimali… Hayat bizi eksiltecek. Fakat eksilirken neye dönüştüğümüzü seçebiliriz. Acımızı başkalarını yaralayan bir silaha mı çevireceğiz, yoksa başkasının acısını anlayacak bir kapıya mı? Bize yapılan kötülüğün devamı mı olacağız, yoksa onun bizde sona erdiği yer mi?


İnsan için belki de en büyük ahlak budur: Kendi yarasına rağmen yaralayıcı olmamak.


Dünyaya ne kadar hükmettiğimizin sonunda bir önemi kalmayacak. Fakat birinin hafızasında nasıl kaldığımız, bizim gerçek izimiz olacaktır. Zor zamanlarda hatırlanan güvenilir bir ses mi olduk, yoksa insanın içini daraltan başka bir yük mü? Bir çocuğa kendisini değersiz mi hissettirdik, yoksa onun dünyada yeri olduğuna mı inandırdık? Bir eve sessizlik mi taşıdık, yoksa yıllar sonra bile hatırlanacak sıcak bir kahkaha mı?


Hayat bize ait değildi. Yalnızca bir süreliğine içimizden geçti.


Biz onun sahibi değil, şahidiydik. Kimi zaman taşıdık, kimi zaman altında kaldık. Sevdik, kaybettik, yanıldık, bağışladık, bekledik. Bazı günler güçlü göründük, bazı geceler kimse duymadan dağıldık. Sonunda anladık ki insan olmak, hiç kırılmamak değil; kırıldığı yerlerden başkasına zarar vermeden geçebilmektir.


Şimdi, hâlâ birini arayabilecek, bir kapıyı çalabilecek, bir yanlışı düzeltebilecek kadar hayattayken daha dikkatli yaşamalıyız. Çünkü ölüm uzakta duran bir son değil, her gün eksilen imkânlarımızın adıdır. Bugün yapabileceğimiz şeyleri yarına erteledikçe yalnızca zamanı değil, birbirimizi de kaybediyoruz.


Belki ölüm, hayatın karşıtı değildir. Belki ölüm, bütün maskeler düştüğünde bize yöneltilecek son ve en yalın sorudur:


Bu dünyadan geçerken birinin yükünü ağırlaştırdın mı?


Yoksa ona, dünya kadar ağır olan hayatı bir anlığına da olsa hafiflettin mi?

— Vehm