Yazılar
İnsanın Kendine Çektiği Portre
İnsan, kendi hayat portresini çekmeden başkalarının dünyasına sergi açmaya kalkıştığında, sadece kalabalığın meraklı bakışlarını değil, alayını da üzerine çeker. “Parasız hippi” diye küçümsenir, “hayatın tadını çıkaramayan” diye yaftalanır. Oysa mesele para değildir; mesele, uğruna yıpranmaya değecek bir hakikati aramaktır. Çünkü yaşamın sırrı bir ömrün binde bir anına saklanmıştır. Geriye kalan ise mala mülke sıva çekmek, boşlukları doldurmak, kendini avutmak ve hep bir şeyleri tamamlamaya çalışmaktır.
Ne kadar bilirseniz bilin, bilmedikleriniz bildiklerinizden fazladır. Bu yüzden insan, her iddiasını yarım bırakmaya mecburdur. Bir kalbin size sevgi duyması, bir yüzün size gülümsemesi sizin eseriniz değildir; bu, size bahşedilen bir armağandır. Ve hiçbir armağan parayla satın alınmaz. Kıymet bilmezseniz geri alınır. Sahip olduğunuzu sandığınız her şey, bir gün elinizden kayıp gidebilir.
Duyguların menfilikle karıştırıldığı, zenginlik kavramının para ile değil de “cep ile cüzdan arasına sıkışma” hâliyle ölçüldüğü bir çağdayız. İnsan, iş ve hesap arasında mekik dokurken kendi varlığını unutur hâle geliyor. Oysa Adem’den bu yana süregelen kavga hep aynı: Kabil’in Habil’in kanını dökmesinden bugüne hükmetme, zulmetme ve “benim” deme alışkanlığı. Bir şeyi kendine ait sandığın anda ya kaybedersin ya da uğrunda bir şeyleri yok edersin.
Brezilya’daki Serra Pelada altın madeni bu hakikatin devasa bir fotoğrafıdır. Köle olmayan on binlerce insanın, zenginlik hayaliyle köleleştirildiği bir çukur… Piramitlerden Babil Kulesi’ne, Süleyman’ın madenlerinden modern finans imparatorluklarına kadar insanın güce ulaşma uğruna kendini harcayışının özeti. Tarih, bu “özgür köleler” ile dolu.
Ben kendi yaşımdan çok daha fazla savaş gördüm; haritalar değişti, göç yolları uzadı, insanlar sürgünlere ve açlığa terk edildi. Mülteci yaşamlar, hastalıklar ve ölümlerle dolu bir utanç tablosunda, öldürenin zafer narası öldürülenin çığlıklarını bastırdı. Ve bütün bu yaşananlar bana şunu öğretti: İnsanlık ruh hastası bir varlık olabilir.
Evet, insan muhteşem bir tasarım: Düşünebilen, keşfedebilen, konuşabilen bir varlık… Ama hırsı bir anda bütün donanımını başka bir şekle çeviriyor. Güç ve ilahlaşma arzusu, tanrı ile yarışma tutkusu insanı vahşileştiriyor. İnanmak istemeseniz de insan vahşidir.
Bir binanın onuncu katından düşmeyi hayal edin; birkaç saniye önce vazgeçemediğiniz ne çok şeyiniz vardı. Düşünce tümü önemsizleşir. Hayatta dibe çeken şeylerden kurtulmak için kaybetmeyi göze almak gerekir. Başkaları için değil, her şeye karşı sorumlu olarak, korkudan kaçarak değil ona hükmederek; kaybetmekten korkmadan, daha insan gibi, insanca yaşamak için…
İnsan kendi portresini çekerken, en sonunda anlıyor: Asıl özgürlük, sahip olduklarında değil, vazgeçebildiklerinde saklı.
Ne kadar bilirseniz bilin, bilmedikleriniz bildiklerinizden fazladır. Bu yüzden insan, her iddiasını yarım bırakmaya mecburdur. Bir kalbin size sevgi duyması, bir yüzün size gülümsemesi sizin eseriniz değildir; bu, size bahşedilen bir armağandır. Ve hiçbir armağan parayla satın alınmaz. Kıymet bilmezseniz geri alınır. Sahip olduğunuzu sandığınız her şey, bir gün elinizden kayıp gidebilir.
Duyguların menfilikle karıştırıldığı, zenginlik kavramının para ile değil de “cep ile cüzdan arasına sıkışma” hâliyle ölçüldüğü bir çağdayız. İnsan, iş ve hesap arasında mekik dokurken kendi varlığını unutur hâle geliyor. Oysa Adem’den bu yana süregelen kavga hep aynı: Kabil’in Habil’in kanını dökmesinden bugüne hükmetme, zulmetme ve “benim” deme alışkanlığı. Bir şeyi kendine ait sandığın anda ya kaybedersin ya da uğrunda bir şeyleri yok edersin.
Brezilya’daki Serra Pelada altın madeni bu hakikatin devasa bir fotoğrafıdır. Köle olmayan on binlerce insanın, zenginlik hayaliyle köleleştirildiği bir çukur… Piramitlerden Babil Kulesi’ne, Süleyman’ın madenlerinden modern finans imparatorluklarına kadar insanın güce ulaşma uğruna kendini harcayışının özeti. Tarih, bu “özgür köleler” ile dolu.
Ben kendi yaşımdan çok daha fazla savaş gördüm; haritalar değişti, göç yolları uzadı, insanlar sürgünlere ve açlığa terk edildi. Mülteci yaşamlar, hastalıklar ve ölümlerle dolu bir utanç tablosunda, öldürenin zafer narası öldürülenin çığlıklarını bastırdı. Ve bütün bu yaşananlar bana şunu öğretti: İnsanlık ruh hastası bir varlık olabilir.
Evet, insan muhteşem bir tasarım: Düşünebilen, keşfedebilen, konuşabilen bir varlık… Ama hırsı bir anda bütün donanımını başka bir şekle çeviriyor. Güç ve ilahlaşma arzusu, tanrı ile yarışma tutkusu insanı vahşileştiriyor. İnanmak istemeseniz de insan vahşidir.
Bir binanın onuncu katından düşmeyi hayal edin; birkaç saniye önce vazgeçemediğiniz ne çok şeyiniz vardı. Düşünce tümü önemsizleşir. Hayatta dibe çeken şeylerden kurtulmak için kaybetmeyi göze almak gerekir. Başkaları için değil, her şeye karşı sorumlu olarak, korkudan kaçarak değil ona hükmederek; kaybetmekten korkmadan, daha insan gibi, insanca yaşamak için…
İnsan kendi portresini çekerken, en sonunda anlıyor: Asıl özgürlük, sahip olduklarında değil, vazgeçebildiklerinde saklı.
— Vehm