Yazılar
Kabul edersen
Ey ömrümün bütünlüğüne sinmiş aziz sevgili…
İnsan bazı zamanları takvimle ölçmez. Bazı yokluklar günlere, saatlere bölünemez; doğrudan ömrün damarlarına karışır. Senin yokluğun da bende böyle bir yere dönüştü. Geçtiğini sandığım her şey, aslında içimde biraz daha derine indi. Nefesler eksilmedi; yalnızca sana varamayan bir yol gibi göğsümde yarım kaldı.
Şimdi hangi zamanı seçip sana seslenmeli bu adam? Hangi karanlık eşiğinde durup sana olan aşkını anlatmalı? Çünkü bazı duygular vardır; dile gelmez, yalnızca taşınır. Ve bazı sevgiler, anlatıldıkça hafiflemez; aksine derinleşir, kök salar, insanı kendine bağlar.
Bazen düşünüyorum; insan birini bu kadar severken hayatta kalmayı nasıl becerir? Çünkü bu hâl yaşamak değildir yalnızca. Bu, nefes alırken eksilmektir. Bu, var olup da tamamlanamamaktır. Senin adın bende böyle bir yere yazıldı: Ne tamamen hayat, ne tamamen yokluk… İkisinin arasında, sürekli kanayan bir yer.
İtiraf etmeliyim; yüreğimde demirden bir yorgunluk var. Yüzüme kazınmış yokluğunun izleri, sustukça büyüyen boşluklar ve kirpiklerimin ucunda taşıdığım bir hüzün… Bunları bir gün omuzlarına indirsem, sen de kırılırsın. Bu yüzden çoğu şeyi sustum. Çünkü bazı acılar anlatılınca hafiflemez; sevdiğinin kalbine yük olur.
Sen bir vakit, başını omzuma koyduğunu hayal ettiğini söylemiştin. O cümle içimde bilmediğim bir boşluğu yankıladı. Çünkü ben böyle bir huzurun neye benzediğini bilmiyorum. Bir insanın, başka bir insanda dinlenmesini… Yükünü bırakmasını… Dünya gürültüsünden kurtulmasını… Ben daha çok, kendi içinde yorulup yine kendi içinde ayakta kalmaya çalışanlardanım.
Ama aziz sevgili…
Öpeceksen gönlümden geçenleri değil, geçemeyenleri öp. Çünkü asıl yangın orada. Dile gelmeyen, kelimeye sığmayan, içimde birikmiş o ağır özlemde. İnsan en çok söyleyemedikleriyle yanar.
Sen gittiğinden beri çok yüz gördüm. Çok ses duydum. Çok ten, kendi hikâyesini benim tenime bırakıp geçti. Fakat hiçbiri sen olmadı. İnsan bazen unutmak için başkasına dokunur; sonra anlar ki bazı dokunuşlar yarayı kapatmaz, yalnızca yaranın yerini daha belirgin hâle getirir.
Ben gündelik sevdalara karıştım belki; fakat kalbim hiçbirinde kalmadı. Her yakınlık, beni biraz daha uzaklaştırdı kendimden. Her temasın ardından içimde senin yokluğun daha net bir çizgiye dönüştü. Çünkü insan sevmediği bir yerde oyalanabilir; ama sevdiğinin yokluğundan kaçamaz.
Biliyorum; ne yaşarsam yaşayayım, avuçlarıma ellerini almadığım sürece yaşanmışlığın hiçbir hâline tam anlamıyla inanamam. Dünya bana ne sunarsa sunsun, senin eksikliğin kadar gerçek olmayacak. Çünkü bazı insanlar hayatımıza girmez; hayatın anlamını yerinden oynatır.
Sana bu kadar mecburken, seni bu denli severken, aklın kalbini nasıl alıp götürdü hâlâ anlayamadım. İnsan sevildiği yerden nasıl gider? Kendisine dua edilen bir kalbi nasıl geride bırakır? Bu soruların cevabı yok. Yalnızca sessiz bir kabulleniş var.
Yine de sana beddua etmedim.
Sustum.
Sessiz bir duada açtım ellerimi. Olur da bir gün dönersen, yüzün ağırmasın diye. Mahcubiyetin kapıda beklemesin, pişmanlık sesini kısmaya çalışmasın diye. Çünkü bilmeni isterim: Ben hâlâ yüreğine attığım o ilk adımdayım. Ne eksildim oradan, ne döndüm.
Bu yüzden kabul edersen…
Dili duada kırılmış bir adamın mahcup kelamıyla, rükûda eğilen yüzün utangaçlığıyla, secdeyi öpen alnın çıplaklığıyla ve kalbin iman hâline benzeyen o sessiz teslimiyetle seni seviyorum.
Kabul edersen, seni artık sözle değil; içimde hâlâ ayakta duran o yıkılmamış hâli aşktan öpüyorum.
İnsan bazı zamanları takvimle ölçmez. Bazı yokluklar günlere, saatlere bölünemez; doğrudan ömrün damarlarına karışır. Senin yokluğun da bende böyle bir yere dönüştü. Geçtiğini sandığım her şey, aslında içimde biraz daha derine indi. Nefesler eksilmedi; yalnızca sana varamayan bir yol gibi göğsümde yarım kaldı.
Şimdi hangi zamanı seçip sana seslenmeli bu adam? Hangi karanlık eşiğinde durup sana olan aşkını anlatmalı? Çünkü bazı duygular vardır; dile gelmez, yalnızca taşınır. Ve bazı sevgiler, anlatıldıkça hafiflemez; aksine derinleşir, kök salar, insanı kendine bağlar.
Bazen düşünüyorum; insan birini bu kadar severken hayatta kalmayı nasıl becerir? Çünkü bu hâl yaşamak değildir yalnızca. Bu, nefes alırken eksilmektir. Bu, var olup da tamamlanamamaktır. Senin adın bende böyle bir yere yazıldı: Ne tamamen hayat, ne tamamen yokluk… İkisinin arasında, sürekli kanayan bir yer.
İtiraf etmeliyim; yüreğimde demirden bir yorgunluk var. Yüzüme kazınmış yokluğunun izleri, sustukça büyüyen boşluklar ve kirpiklerimin ucunda taşıdığım bir hüzün… Bunları bir gün omuzlarına indirsem, sen de kırılırsın. Bu yüzden çoğu şeyi sustum. Çünkü bazı acılar anlatılınca hafiflemez; sevdiğinin kalbine yük olur.
Sen bir vakit, başını omzuma koyduğunu hayal ettiğini söylemiştin. O cümle içimde bilmediğim bir boşluğu yankıladı. Çünkü ben böyle bir huzurun neye benzediğini bilmiyorum. Bir insanın, başka bir insanda dinlenmesini… Yükünü bırakmasını… Dünya gürültüsünden kurtulmasını… Ben daha çok, kendi içinde yorulup yine kendi içinde ayakta kalmaya çalışanlardanım.
Ama aziz sevgili…
Öpeceksen gönlümden geçenleri değil, geçemeyenleri öp. Çünkü asıl yangın orada. Dile gelmeyen, kelimeye sığmayan, içimde birikmiş o ağır özlemde. İnsan en çok söyleyemedikleriyle yanar.
Sen gittiğinden beri çok yüz gördüm. Çok ses duydum. Çok ten, kendi hikâyesini benim tenime bırakıp geçti. Fakat hiçbiri sen olmadı. İnsan bazen unutmak için başkasına dokunur; sonra anlar ki bazı dokunuşlar yarayı kapatmaz, yalnızca yaranın yerini daha belirgin hâle getirir.
Ben gündelik sevdalara karıştım belki; fakat kalbim hiçbirinde kalmadı. Her yakınlık, beni biraz daha uzaklaştırdı kendimden. Her temasın ardından içimde senin yokluğun daha net bir çizgiye dönüştü. Çünkü insan sevmediği bir yerde oyalanabilir; ama sevdiğinin yokluğundan kaçamaz.
Biliyorum; ne yaşarsam yaşayayım, avuçlarıma ellerini almadığım sürece yaşanmışlığın hiçbir hâline tam anlamıyla inanamam. Dünya bana ne sunarsa sunsun, senin eksikliğin kadar gerçek olmayacak. Çünkü bazı insanlar hayatımıza girmez; hayatın anlamını yerinden oynatır.
Sana bu kadar mecburken, seni bu denli severken, aklın kalbini nasıl alıp götürdü hâlâ anlayamadım. İnsan sevildiği yerden nasıl gider? Kendisine dua edilen bir kalbi nasıl geride bırakır? Bu soruların cevabı yok. Yalnızca sessiz bir kabulleniş var.
Yine de sana beddua etmedim.
Sustum.
Sessiz bir duada açtım ellerimi. Olur da bir gün dönersen, yüzün ağırmasın diye. Mahcubiyetin kapıda beklemesin, pişmanlık sesini kısmaya çalışmasın diye. Çünkü bilmeni isterim: Ben hâlâ yüreğine attığım o ilk adımdayım. Ne eksildim oradan, ne döndüm.
Bu yüzden kabul edersen…
Dili duada kırılmış bir adamın mahcup kelamıyla, rükûda eğilen yüzün utangaçlığıyla, secdeyi öpen alnın çıplaklığıyla ve kalbin iman hâline benzeyen o sessiz teslimiyetle seni seviyorum.
Kabul edersen, seni artık sözle değil; içimde hâlâ ayakta duran o yıkılmamış hâli aşktan öpüyorum.
— Vehm