VEHM
Yazılar

Rüya hali

Gece, kapalı bir kapının içinden sızar gibi geldi. Oda, rüyayı bekleyen bir nefes aldı. Adam, yatakta sırtüstü uzanmıştı; göz kapaklarının iç yüzü, yavaş yavaş bir koridorun duvarına dönüyordu. Koridorun ışığı yoktu ama görmesi engellenmiyordu. Rüyalar, ışıksız görmenin yöntemini bilir. Bir kapı gözüktü. Kapı kapalı değildi; yalnızca aralıktı. Aralıktan içeri, daha derin bir sessizlik akıyordu. Yataktan kalkmadan o aralığa doğru yürüdü; yürümek, bedenin işi değildi artık, düşüncenin ayakları vardı. Kapıdan geçti.

Bir meydan çıktı karşısına. Meydan, ne kalabalık ne ıssızdı; ikisine de benzemeyen bir aralıktı. Yerde taşlar, taşların arasında ince otlar, otların üstünde yağmurun çok eski bir hatırlatması. Meydanın bir kenarında, çocukluğunun bir saati kocaman duruyordu: siyah kadran, beyaz rakamlar. Akrep, yelkovanın üstüne düşmüş değildi; ikisi birbirine değmeden aynı çizgide yorulmadan kalmışlardı. Saati görünce bir adım atmak istedi. Ayak, taşın üstünde ses çıkarmadı. Ses, başka bir yerdeydi.

Meydanın ortasında bir kuyu belirdi. Kapağı açıktı. Kapağın çevresinde ne su izleri ne de ayak izleri vardı; boşluk, tam bir boşluk olarak bekliyordu. Kuyuya yaklaşmadı. Yaklaşmamak bir korku değildi; rüyalarda mesafe, bazen saygının adıdır. Kuyunun ağzına bakmadan başını kaldırdı. Gökyüzü eşit bir grilikti; ne yıldız ne bulut, yalnızca “yukarı”ya verilen kısa bir cevap. Bir kapı sesi duyuldu. Meydanın kenarında tek katlı bir evin kapısı yarım açılıp kapandı; kapının arkasından gelen esinti, rüyaya geç kaldığını söylermiş gibi bir ferahlık verdi.

Evin penceresine yürüdü. Perde, içerden hafifçe dalgalandı. Camda kendi yansımasını gördü; yansıma, ondan bir adım önce dönüyordu. Yüzde bir eksik, bir fazla yoktu; yalnızca gören ile görülen arasındaki gecikme. Parlak bir çizgi, camın köşesinde kırıldı. Kırılan çizgi, gölgeye dönüştü. Gölge konuşmadı. Konuşmaması, yokluğu değildi.

Sokağa açılan dar bir geçit başladı. Geçidin duvarları, eski bir kitabın sayfaları gibi kokuyordu: kağıt, mürekkep, bekleyiş. Adımları saymadı. Geçidin sonunda küçük bir oda çıktı. Odada bir masa, masada bir kâğıt, kâğıtta yarım bir cümle: “Sana söylemek istediğim…” Tire yoktu; cümlenin nefesi kesilmemiş, yalnızca uzun bir iç çekişe bırakılmıştı. Kalem masanın yanında duruyordu. Kalemi almadı. Cümleye bakmadı. Beyaz alanın içinde bir şeyin hareket ettiğini hissetti: yazının kendisi değil, yazının öncesi. Kâğıdı çevirdi. Arka yüz boştu. Boşluğun yüzü bazen en dolu sayfadır. Kâğıdı yerine koydu.

Duvarın bir yerinde ince bir kapı çizgisi belirdi; çizgi, bir tırnak kadar inceydi ama kapının ağırlığını taşıyordu. Kapıyı itmeden kapı açıldı; rüyalar, nazik kapılardır. İçeride basit bir oda daha vardı. Bu odada bir ayna, aynanın önünde bir sandalye. Aynaya yaklaştı. Kendini görmek istemedi. Aynalar, görmek isteyeni başkasıyla karşılaştırır. Yana çekildi. Aynanın yüzünde toz vardı; toz, camı gizlemiyordu yalnızca zamanı görünür kılıyordu. Parmağıyla tozu silmeye niyetlendi, niyetlenmekten vazgeçti. “Kalsın,” dedi; ses çıkarmadı, dudak kıpırdamadı, ama cümle odanın duvarına asılı kaldı. Kapının eşiğinde bir saat tık dedi. Aynanın içinden geçen tik, dışarıda tak’a dönüştü. Ritmin adı konmadı. Dönüp çıktı.

Koridor değişmişti. Duvarlar, daha açık bir renge geçmiş, yerdeki taşlar daha büyük olmuş, tavan alçalmıştı. Tavanın yakınından bir tren sireni geçti; sesi görmeden duymak kolaydır, rüya bunu öğretir. Bir istasyon uzakta, ama çok yakında kuruldu. Peron yoktu, ama bekleme hissi geldi. Bekleyiş, göğsünün içinde, ismini sessiz yazdırdı. Ray görünmedi; rayın sesi geçti. Bir an masanın üzerindeki su bardağını gördü: masanın kenarı, bardağın ağırlığı, suyun düz yüzeyi. Bardak, burada değildi; o başka bir öyküde kalmıştı. Rüya, öyküleri birbirine karıştırırken kimsenin fikrini sormaz.

Bir kapı daha. Bu kez kapı, bir saatçinin dükkânına açıldı. Dünya, camın arkasında aynıydı; içerde saatler, dışarıda gölgeler. Tezgâhta bir defter, defterde kısa bir satır: “Geldi – almadı.” Kimdi? Sorulmadı. Rüyalar isimlerden tasarruf eder; kimlik, sesin işidir. Tezgâhın üstünde küçük bir cep saati vardı. Kapak kapalıydı. Kapağı açtı. İçeride akrep, yelkovana yaklaşmıyordu; aralarında ince bir aralık büyüyordu. O aralık büyüdükçe kalbi yavaşladı. Rüyada kalp, eşyaya uyum sağlar. Kapağı kapattı.

Kapıdan çıktı, ama meydan değildi burası. Uzun bir merdiven başladı. Merdivenin basamakları birbirine benzemiyor, her basamak bir başka taştan yapılmış gibi duruyordu. İlk basamak ıslaktı; ikinci, kuru; üçüncü, tozlu; dördüncüde bir yaprak kaldı. Beşinciye basınca bir ses çıktı: klik. Altıncıda, sessizlik. Yedincide göğsünde hafif bir ağırlık. Sekizincide hiçbir şey. Dokuzuncuda çocukluğunun burnuna çarpan mavi bir selenin kokusu. Onuncu basamak yoktu. Rüyalar, eksik basamakla büyür. Ayağını boşluğa bastı; boşluk, nazikçe bir basamak kılığına girip onu bıraktı. Yürümeye devam etti.

Basamaklar bittiğinde ince, dar bir sahil çıktı. Deniz yoktu; denizin çekildiği yerin sesi vardı. Yosun kokusu, taşların kabuğu, rüzgârın yazdan kalma bir haberi… Kıyıda bir posta kutusu duruyordu. Kırmızı değildi; rüyada renkler, hatırlanan şeylerin tonuna göre karar verir. Kutunun üstünde damga izi: Adres yetersiz. Kutunun ağzı kapalıydı. “Bir mektup bıraksam,” diye düşündü, “nereye gider?” Düşünmek, rüyada gönderimdir. Göndermedi. Kutu, yerinde kaldı.

Yan tarafta eski bir köprü. Altından su geçmiyor; gölgesi, su yerine zamana düşüyor. Korkuluğun soğuğunu avucunda yokladı. Soğuk, adını söylemedi. “Keşke,” diye başlayan bir cümle, uzak bir duvarda yazılıydı. Cümle, rüzgârla yerinden oynuyor, ama düşmüyordu. Rüya, “keşke”lere hafif bir ağırlık verir; sürüklenmesinler diye.

Bir dükkân kapısının önündeki kaldırımda küçük bir iz gördü: köpeğin ayak izine benzeyen ama tam olmayan, eşikte kalmış bir gölge izi. Eğilmedi. Rüyada eğilmek, fazla gerçek olur. Yürüdü. Bir kapı daha belirdi. Bu kapı, kendi odasına açıldı. Oda aynı değildi; eşyalar yerlerini biraz unutmuş, pencere daha uzak, duvarın köşesindeki çizgi dünün yerinde değil, “bugün”ün eğimine kaymıştı. Masa üstünde bir kâğıt: “Ben buradayım.” Nokta yok. Cümlenin sonu sabaha bırakılmış. Kalemi aldı, bir şey eklemek istedi. Parmakları, inkârı sevmez; eklemedi. Kalemi bıraktı.

Pencereye yürüdü. Perde, içeriden bir el değmiş gibi kıpırdadı. Camda kendi yüzü… Yüzün gözlerinde bir yer açıldı; bu, bir eksik değil, yeni bir boşluktu. Boşluk, insanı azaltmaz; bazen içeri girecek havayı ayarlar. Camın köşesinde küçük bir karanlık belirdi. O karanlığın adı yoktu; gölge, rüyada ad istemez.

Bir saat çaldı. Nerede? Rüyalar, sesin yönünü söylemez. Sadece duyurur. “Buradayım,” dedi bir ses. Ses, içten, dıştan, rüyadan. “Buradayım,” dedi adam, kısık, kimsesiz ve yumuşak. Bu, cevap değil, yer bildirmeydi. Yer, bazen cümlenin tek anlamıdır.

Rüya duvarı inceldi. Duvarın arkasında bir oda daha vardı. Bu oda, bütün odaların kardeşiydi: çocukluğun kısa yatağı, başucunda bir bardak su, suyun içinde geceyi bekleyen küçük bir ışık. Işık, suya düşmemişti; suyun yüzünde sessizce duruyordu. Bardak, alınmamış bir nefes gibiydi. Yaklaştı. Bardaktan içmedi. İçmek, rüyayı bitirirdi. Bitmesini istemedi. Bardağı yerine bıraktı.

Odadan çıkınca açık bir alan… Kimsenin bilmediği bir avlu. Avlunun bir kenarında uzun bir gölge sıra halinde bekliyor; gölgelerin sahipleri görünmüyor. Gölge, sahibini beklemek zorunda değildir; rüya buna izin verir. Gölge sırasının ucunda kendi gölgesi duruyordu ya da ona benzeyen bir çizgi. Yaklaştı. Gölge kıpırdamadı. “Sen misin?” demedi. “Buradayım,” dedi. Gölge, yer değiştirmedi. Onlar, ilk defa karşılıklı susarak aynı cümleyi söyledi.

Avlunun tam ortasında kayıtsız bir ağaç vardı. Dallarının ucuna ince beyaz ipler bağlanmıştı; iplerin ucunda küçük kağıtlar. Kağıtlarda kelimeler yoktu; boş kâğıt, rüyada en dolu sayfa. Bir kâğıdı aldı. Üzerine nefesi değdi. Nefesin yerinde kısa bir buğu, buğunun içinde görünmez bir çizgi… Kâğıdı geri bağladı. İp düğümü kolay çözülüyordu. Çözmedi.

Avludan taş merdivenlerle bir çatıya çıktı. Çatı, şehrin sırtı gibiydi. Uzakta bir tren daha geçti, sireni duymadı; yalnızca rayların uzun çizgisi göğsünde ince bir yol açtı. Yol, yürümeyi istemiyordu; durmak, bu rüyanın fiiliydi. Durdu. Durduğunda rüya genişledi. Genişleyince odalar birbirine bağlandı: saatçinin dükkânı, postane, istasyon, kuyu, vitrin, köprü, aynalı oda, çekmecede “Buradayım” diye bekleyen cümle… Hepsi aynı anda, aynı yerde, aynı nefeste.

“Uyan,” dedi biri, nazikçe. Kimdi? “Uyanmak,” rüyanın dışarıya verdiği sözdür; her zaman tutulmaz. Uyanmadı. Çatıdan bir kapı daha çıktı; kapı, gökyüzünün içine açılıyordu. Gökyüzünün kapısı olur mu? Rüyalarda olur. Kapının eşiğinde durdu. İçeri adım atmadı. İçeri, dışarı gibiydi. Kapı eşiğinde bile kalmak, bazen en doğru yerdir. Orada, eşiğin tam ortasında, duvar gibi büyük bir sessizlik belirdi: bir mahkeme sessizliği. Kendi içinde bir yere oturdu; görmediği bir sandalyeydi bu. Karşısında kimse yoktu. Soru sorulmadı. Cevap da verilmedi. Mahkeme, hükmün değil, kabulün adıdır bazen. Başını eğdi. Kalkmadı. Sessizlik, karar oldu.

Rüya, karar verilince daha çok ışık aldı. Işık, kör etmedi; sadece çizgileri belirginleştirdi. Göğsünün içinde küçük bir kapak kapandı—kuvvetle değil, yerli yerinde. Kapanan kapak, kilit istemedi. “Kalsın,” dedi içi. Kapak yerinde kaldı.

Rüyanın yönü değişti. Kılarından su damlayan bir köpek, avludan geçti. Kuyruğu yerde sürünmedi; rüyalarda kuyruklar uysaldır. Köpeğin gölgesi yoktu. Gölgesizliği, onu eksiltmiyordu. Köpek yanı başından yürüdü, durmadı, koklamadı, bakmadı; yalnızca geçti. Geçen şeylerin izi, rüyalarda uzun sürmez; iz, hatırlananın süresine göre kısalır. Bu iz, kısa sürdü.

Bir kapının pervazına “Yeniden” kelimesi yazılıydı. Harfler yeni değildi, ama tazeydiler. Parmaklarını sürmedi. Yazıyı okumak, onu bozardı. Sadece baktı. Rüyada bakmak, çoğu zaman yetiyor.

Karanlığın içinden bir pencere açıldı. Pencerede yağmur… Yağmur çizgileri, cümle çizgilerine benzemiyordu; daha dik, daha dürüst, daha çabuk. Camın ardında bir postacı yürüdü: çantası ağır değil, düzenli. Çantadan bir zarf aldı, bir zarf bıraktı. Zarfın üstü boştu. Adres yazılmadan da yerine varacak mektuplar vardır. Rüyalar, onları tanır. Postacı başını kaldırmadan gitti.

Uzakta, ince bir çan çaldı. Saatçinin kapısındaki çan mıydı? Belki. Rüyalar, sesleri ödünç verir. Çanın ardından bir “tik” geldi. Sonra bir “tak.” Ritmin aralığı uzadı. Aralıkta nefes aldı. Nefes, doğru yerini buldu. İçinden bir düz cümle geçti: “Buradayım.” Bu cümlenin rüyada yankısı yoktur; rüya onu alır, katlar, saklar, sabaha bırakır.

Sabahın ilk çizgisi rüyanın perdesine vurduğunda bir sahne daha açıldı: çocukluğunun masası. Masanın çekmecesi biraz açık, içinde bir kâğıt, kâğıtta kısa bir çizgi. Başını eğdi. Çizgi, isim istemiyordu; yalnızca “yön.” Çekmeceyi kapattı. Masanın kenarındaki çizikler yerinde durdu. Zaman, eşyada birikir; rüya, bunu bilerek dokunur. Dokunmadı.

Rüya, içeri doğru son bir odanın kapısını gösterdi. Kapıdan içeri girince hiçbir şey değişmedi. Değişmemek, rüyaların son numarasıdır. “Artık,” dedi bir ses, “buradasın.” Kime ait? Ayırt edilmedi. Ayırt etmeye gerek yoktu. Oda büyüdü. Odanın ortasında küçük bir taş vardı; taş, kuyunun kenarından düşüp burada yerini bulmuş gibiydi. Taşa eğildi. Eğildiğini hissetmedi. Rüyada eğilmek, yere değil, içine doğru eğilmektir. Parmağını taşın üstüne koydu. Taş, soğuktu. Soğuğun adını sormadı. “Kalsın,” dedi yine. Ses yoktu. Ama cümle, taşın üstünde yerini aldı.

Bir pencere açıldı. Pencerenin ötesinde asıl oda göründü: yatağı, masası, perde kenarındaki çizgi, duvarda eksik gölge. Uzakta bir tren sireni… yakın bir bardak su… masadaki “Ben buradayım.” Rüya, yavaşça dışarıya doğru çekilmeye başladı. Çekilirken hiçbir şeyi yerinden sökmedi. Sadece bir şeyi yerleştirdi: içerdeki sessiz uyumu.

Uyanmadan hemen önce, rüyanın en dürüst görüntüsü geldi: omzunda ince bir toz tabakasıyla kendi yansıması. Yansımanın ağzı kıpırdamadı. Gözleri konuşmadı. Ama rüya, onun dudaksız cümlesini duyurdu: “Kabul.” Kelime, yerde iz bırakmadı. Göğsünde kaldı.

Gözlerini açtı.

Oda, rüyada gördüğü kadar gerçekti. Perde kenarındaki çizgi dünle aynı değildi; ama dünün yerini de inkâr etmiyordu. Masanın üzerinde bir kâğıt vardı. Kâğıtta tek cümle: Buradayım. Nokta yoktu. Noktasızlığın eksiklik olmadığını, rüya öğretmişti: bu, devamın yeriydi. Yatağın kenarında oturdu. Ayakları yere değdi. Taş yoktu; ama taşın soğuğu ayak tabanlarına kadar gelmişti. Elini omzuna götürdü. İnce bir toz, parmaklarına geçti. Silmedi.

Pencereye yürüdü. Cam, sabahın ciddiyetiyle soğuktu. Dışarıda bir adam geçti; elinde zarf yoktu. Bir kadın durdu; gölgesi vardı. Bir çocuk, yerdeki su birikintisine bastı; su dağıldı, geri toplandı. Hepsi aynı anda oldu. Aynı anda bitti. Zaman, rüyadaki gibi nazik davranmadı; ama acele de etmedi.

Masaya döndü. Kalemi eline aldı. “Buradayım”ın altına küçük bir cümle ekledi: ve uykuda söylediklerimi inkâr etmiyorum. Nokta koymadı. Kalemi bıraktı. Çekmeceyi açtı. İçinde boş bir zarf vardı. Zarfı almadı. Çekmeceyi kapattı.

Kapıyı açtı. Koridora çıktı. Aynanın önünde durmadı. Kapı kolunu çevirdi. Sokağa adım attı. Işık, duvarın köşesine yeni bir çizgi bıraktı. Çizgi, rüyadakine benziyordu. Benzerlik yetti. Yürüdü.

Rüya bitmiş miydi? Bunu sormadı. Çünkü bazı rüyalar, uyanınca bitmez; yalnızca yer değiştirir. Rüya, içten dışa geçmişti. Dış, içi yadırgamadı. O, adımlarını yadırgamadı. Kuyuya uğramadı, postaneye de, istasyona da. Hepsi yerindeydi—gerekirse gidilirdi. Gerek, artık acele etmiyordu.

Günün ortasında, bir vitrinin camında kendini gördü. Yansıma, bir adım geriden değil, tam karşıdan baktı. Omzunda ince bir toz. Dudaklarında söz yok. Gözlerinde geri dönmeyen bir sessizlik. Bu sessizlik, artık bir eksik değil, bir yerdi. Bu yere bir isim aramadı. İsim, çağırmak içindir; çağırmadı.

Akşam, eve döndü. Masadaki kâğıdı katladı. Çekmeceye koymadı. Masada bıraktı. Işığı kapatmadı. Duvara bakmadı. Pencereyi kapatmadı. Yatağa uzanmadı. Bir müddet ayakta durdu. Durduğunda, rüyanın kapısı kısa bir aralıkla yeniden göründü: eşiği tanıdık, odası serin, içinde taş. Kapıdan geçmedi. Eşikte durmak, yeterliydi. Gözlerini kapadı. “Buradayım,” dedi içi, herhangi bir yere değil. Cümle, bu kez bir yere gitmedi. Kalacak yerini bulmuştu.

Gece, kapalı bir kapının içinden sızar gibi geldi. Oda, rüyayı bekleyen bir nefes aldı. Ama bu defa rüya, kapıyı zorlamadı. Zorlanmayan kapılar, sabaha kadar oyalanır. O, sabahı beklemedi. Sabah, geldiği gibi yerini aldı. Perde kenarındaki çizgi, yerini değiştirdi. O, yürüdü.

Ve “Rüya Hali,” burada bitmedi; sadece yerini değiştirdi. Çünkü bazı anlatılar, uykuya değil, uyanıklığa yazılır; ama uykunun dilinden alıntı yapar. Bu öykü, alıntısını tamamladı. Geri kalanı, okurun içindeki odada bekler. Orası da buradadır.
— Vehm