VEHM
Yazılar

Sesin geri dönüşü

Günün ne vaktiydi, kestiremedi.
Pencereden sızan ışık sabahı hatırlatıyordu ama sabah değildi;
günün kendisi bile kararsızdı, tıpkı birinin yarım kalmış cümlesi gibi.
Odanın içindeki sessizlik, bir süredir ona eşlik ediyordu.
Sessizlik alışkanlık yapar; insan yeterince uzun dinlerse, kendi sesini unutabilir.

Masaya yaklaştı.
Taş, oradaydı.
Yıllardır yerinden oynamamış gibi duran o küçük taş.
Bir zamanlar bir kuyunun kenarındaydı belki,
belki bir duvarın kalbinde.
Artık anlamı yoktu; ama anlam kaybolunca geriye kalan şey,
bir tür dinginliktir.

Taşın yanında bir defter duruyordu.
Kapağı kapalı.
Kapağın kenarında parmak izleri.
O parmak izlerinin kime ait olduğunu bilmiyordu artık.
Kapağı açmayı düşündü ama yapmadı.
Bazı defterler kapalı kaldıklarında da konuşurlar.
Sayfaların arasına sıkışmış cümlelerin nefesi dışarı sızar.

Bir sandalye çekti, oturdu.
Sandalye gıcırdamadı;
gıcırdama bile bir hafızadır, o da yoktu artık.
Odayı inceledi.
Duvarların üzerinde kabarmış boya izleri,
boyanın altında eski harfler.
Bir harfin eğimi, bir zamanlar yazılmış bir kelimenin yönünü ele verir.
Yaklaştı.
Parmağıyla iz sürdü.
Toz parmak ucuna bulaştı.
Bir an, “buradayım” kelimesinin bir parçasını hissetti.
Sonra kayboldu.

O an fark etti:
Zaman, kelimeleri değil, kelimelerin ağırlığını taşır.
Ağırlık taşınırken anlam çözülür.

Pencereye yürüdü.
Perde kapalıydı.
Parmak uçlarıyla araladı.
Dışarıda hava, içeridekine benziyordu;
durmuş bir görüntü gibiydi.
Gökyüzü ne mavi ne griydi; renkler birbirine karışmıştı,
tıpkı geçmişle şimdi gibi.

Uzaktan bir ses geldi.
Bir kuş mu, bir çocuk mu, yoksa kendi zihninin yankısı mı, ayırt edemedi.
Sese kulak kabarttı ama ses hemen sustu.
Sessizliğin bir anlığına bozulup tekrar yerini bulması gibi.
İçinde, suyun üzerine düşen bir taşın çıkardığı sesi hatırladı.
Yıllar öncesinden — ya da dün.
O sesi bir kuyuda duymuştu.
Kuyu kapalıydı;
ama bazı şeylerin ağzı kapalı olsa da sesi sızar.

Masaya döndü.
Taşı eline aldı.
Avuçlarında serinlik yayıldı.
Bu serinlik tanıdıktı, sanki bir yerden geri dönmüştü.
Taşın içinde bir şey vardı.
Bir ses mi, bir yankı mı, bir hatıra mı, bilmiyordu.
Taşı kulağına yaklaştırdı.
Bir şey duydu.
Çok derinden gelen,
kelimelere dönüşemeyen bir titreşim.
Sanki taşın içinde biri nefes alıyordu.

İrkilmedi.
Korku artık uzak bir duyguydu.
Yalnızca bekledi.
Ses, tekrar etti.
Bu kez daha belirgindi:

“Buradayım.”

Ses, dışarıdan gelmiyordu.
Kendinden de değil.
Bir yerden değil, bir zamanın içinden geliyordu.
Bu cümleyi daha önce duymuştu —
ama nerede, kimden, ne zaman… hatırlayamıyordu.
Yine de o anda, yılların bir daireye dönüştüğünü hissetti.
Söz dönmüştü.
Belki ses, daima dönmek için kayboluyordu.

Defteri açtı.
İlk sayfa boştu.
Ama boşluk artık sessiz değildi.
Kağıt hafifçe titredi.
Kalemi aldı, ucunu bastırdı.
El titremedi.
Yazdı:

“Buradayım.”

Harfler tanıdık geldi.
Sanki bu kelimeyi binlerce kez yazmış ama her seferinde unutmuştu.
Bu kez unutmadı.
Kelimeler kâğıda değil, havaya yazılmış gibiydi.

Dışarıdan bir uğultu geldi.
Rüzgâr değil, zamanın kendi sesi.
Masa hafifçe titredi.
Taş, defterin yanına geri döndü.
Kendi kendine.
Küçük bir sesle yerine oturdu.
O, şaşırmadı.
Bazı dönüşler sessiz olur;
önemli olan sesin değil, yönün kendisidir.

Pencereye tekrar yürüdü.
Perdeyi tamamen açtı.
Dışarıda şehir vardı ama tanımsız.
Binalar birbirine karışmış, yollar kendine dönmüş,
insanlar yoktu ama adımları duyuluyordu.
Sanki dünya, bir süreliğine insanı unutmuştu ama hâlâ onun izinde yürüyordu.

Gökyüzüne baktı.
Bulutlar ağırdı, hareket etmiyordu.
Bir an gökyüzü taş gibiydi.
Ve taş, gökyüzü kadar sessiz.
Sonra o sessizlikten bir nefes çıktı:

“Duyuyor musun?”

Ses ne uzaktandı ne yakından.
Kendi içinden geçerek kulağına ulaşmış gibiydi.
Cevap vermedi.
Bazı sorular cevap beklemez;
yalnızca yankı ister.

Elini taşın üstüne koydu.
Bu kez taşı kaldırmadı.
Taş, yerinde nefes alıyordu.
Bir zamanlar içini taşıdığı o kelime artık dışarıdaydı.
Taş hafiflemişti.
O da.

Masaya oturdu.
Defteri kapatmadı.
Yazı kurusun diye değil;
yazının hâlâ nefes almasına izin vermek için.

Bir süre bekledi.
Zaman yeniden hareket etmeye başladı.
Bu hareket duyulmazdı, ama hissedilirdi.
Tıpkı bir kalbin göğüs kafesine vurmadan önce yaptığı hazırlık gibi.

O an bir şey fark etti:
Ses, hiçbir zaman kaybolmamıştı.
İnsan duymayı bırakınca, ses saklanmıştı sadece.
Şimdi geri dönüyordu —
taşlardan, duvarlardan, kuyu kapaklarından,
susulan her cümleden.

Her şeyin içinde küçük bir yankı vardı:
taşın yüzeyinde, kağıdın lifinde, havanın boşluğunda.
Bu yankı, tek bir cümleye dönüştü:

“Hiçbir şey bitmez.”

Gözlerini kapadı.
Karanlık, artık karanlık değildi.
Karanlığın içinde binlerce ses vardı;
her biri daha önce sustuğu bir anda konuşuyordu.
Ama bağırmıyorlardı.
Sakin, düzenli, neredeyse şefkatli bir koroydular.

“Buradayız.”

Kelimeler, “buradayım”ın çoğulu gibiydi.
Artık yalnız değildi.
Ne insan ne taş ne duvar;
hepsi bir olmuştu.
Varlığın kendi yankısıydı bu.

Derin bir nefes aldı.
Hava içinden geçerken bir süre sustu.
Sonra gözlerini açtı.

Masa, taş, defter, pencere, duvar…
her şey yerindeydi.
Ama artık hiçbiri sessiz değildi.
Her nesne, bir nefes gibiydi.
Dünya konuşmuyordu ama ses veriyordu.
Ve o, ilk kez duymanın anlamını tam olarak anladı.

Yavaşça ayağa kalktı.
Kapıya yürüdü.
Kapı açıktı, hiç kapatmamıştı.
Eşiğe geldi.
Eşiğin altında, eski taşlar.
Adımını attı.
Taşlar altında hafif bir yankı yayıldı.
Sanki dünya onun adımını tanıdı.

Gökyüzü hâlâ ağırdı.
Ama artık gökyüzü de konuşuyordu.
Sessizliği kelimelere çevirmeden, yalnızca var olarak.

O an, içinden bir ses geçti —
ne bir düşünce, ne bir dua:

“Biliyorum.”

Cümle neye cevap verdi bilmiyordu.
Ama cevap önemli değildi artık.
Çünkü ses geri dönmüştü.
Kendine, insana, taşa, zamana.

Ve o, ilk kez gerçekten sustu.
Sustu ama sessiz kalmadı.
Çünkü artık her şey bir ses taşıyordu.
Taş, su, hava, gölge, kelime…
Hepsi aynı yankıda birleşmişti.

O, başını kaldırdı.
Gözleriyle değil, kulaklarıyla baktı dünyaya.
Hiçbir şey söylemedi.
Ama her şey duyuldu.

Ve böylece,
gölgesini yutan adamın sesi geri döndü.
— Vehm