Yazılar
Tozla kaplı yüzümün o çocukluğunu özledim
Hayat, insanı çoğu zaman yürütmez; sürükler. Koştuğunu sanırsın, oysa geride kalan yalnızca nefesin değildir. Ruhun da bir yerde düşer, kırılır, unutulur. İnsan kalabalıkların içinden geçerken eksildiğini fark etmez; ancak bir gün kendi sessizliğine dönünce, içinde kimsenin oturmadığı koca bir evle karşılaşır.
Bugün herkes bir yerlere yetişiyor; fakat kimse kendine varmıyor. Her şey hızlanıyor, insan yavaş yavaş azalıyor. Benlik duvarları yükseldikçe, bizlik denen o geniş avlu gözden kayboluyor. Oysa insan, yalnızca sahip olduklarıyla büyümez; bazen vazgeçebildikleriyle derinleşir.
Ben, sahip olduğumu sandığım bütün ağırlıklardan sıyrılıp yokluğun bereketli zamanına dönmek istiyorum. Kerpiç evlerin damından sızan yağmurun duvar dibindeki yorganı ıslattığı, soğuğun bir soba etrafında aileye dönüştüğü, bir göz odaya koca bir ömrün sığdığı günlere… Kapıların kilitten çok güvenle kapandığı, gelen yabancının misafir sayıldığı, sofrada çorba azalsa da muhabbetin çoğaldığı vakitlere…
Bir kap yemeğe onlarca kaşığın uzandığı o zamanlarda fakirlik vardı belki; fakat yoksulluk bugünkü kadar ruhsuz değildi. İnsan azla yaşar, çokça hissederdi. Komşu, yalnızca yan evde oturan biri değil; eksilen tuzun, büyüyen derdin, gelen sevincin ortağıydı. Görüşmek için randevu gerekmezdi; çünkü insan insana bu kadar uzak düşmemişti.
Şimdi her şey var, ama bir şey eksik. Evler büyüdü, sofralar küçüldü. Sesler çoğaldı, söz azaldı. Ekranlar ışıldadı, gözler karardı. İnsan, avucundaki cihazla dünyaya dokunduğunu sanırken, yanı başındaki kalbe temas etmeyi unuttu.
Ömür bizi yeniden kanaatin kapısına götürecek mi bilmiyorum. Yetinmenin asaleti, paylaşmanın huzuru, azla çoğalmanın sırrı yeniden hatırlanacak mı? Yoksa bu yanar döner çağın baş döndüren telaşında, kendi gölgemize bile yabancılaşarak yaşamaya devam mı edeceğiz?
Bazen toprağa yalın ayak basmak istiyorum. Çamurun kir değil, hatıra olduğu günlere dönmek… Çocukken dünyayı dokunarak öğrenirdik; şimdi birbirimize değmeden yaşlanıyoruz. Oysa insan, insana çıkarla değil, kalple dokunduğunda insan kalır.
Bir nefes alsam iyi olacak.
Lütfen biraz sessizlik…
Çünkü günüm dünden kopya çekiyor. Aynı telaş, aynı yorgunluk, aynı eksilme… Daha fazlasına ulaşmak için harcadığımız ömrün sonunda, elimizde üç kuruşluk kazanç ve derin bir yalnızlık kalıyor. Aklım görüyor, kalbim sızlıyor, ruhum utanıyor.
Dünyaya bakınca insanın doyumsuzluğu kıyametin erken haberi gibi geliyor. Bunca imkân içinde bunca merhametsizlik, bunca kalabalık içinde bunca yalnızlık, bunca söz içinde bunca vicdansızlık kolay taşınacak bir yük değil.
İnsanlık hiç bu kadar çok şeye sahip olup hiç bu kadar az insan kalmamıştı.
Ve ben, Yaradan’dan utanmasam, kendimden firar edeceğim.
Tozla kaplı yüzümün o çocukluğunu özledim.
Bugün herkes bir yerlere yetişiyor; fakat kimse kendine varmıyor. Her şey hızlanıyor, insan yavaş yavaş azalıyor. Benlik duvarları yükseldikçe, bizlik denen o geniş avlu gözden kayboluyor. Oysa insan, yalnızca sahip olduklarıyla büyümez; bazen vazgeçebildikleriyle derinleşir.
Ben, sahip olduğumu sandığım bütün ağırlıklardan sıyrılıp yokluğun bereketli zamanına dönmek istiyorum. Kerpiç evlerin damından sızan yağmurun duvar dibindeki yorganı ıslattığı, soğuğun bir soba etrafında aileye dönüştüğü, bir göz odaya koca bir ömrün sığdığı günlere… Kapıların kilitten çok güvenle kapandığı, gelen yabancının misafir sayıldığı, sofrada çorba azalsa da muhabbetin çoğaldığı vakitlere…
Bir kap yemeğe onlarca kaşığın uzandığı o zamanlarda fakirlik vardı belki; fakat yoksulluk bugünkü kadar ruhsuz değildi. İnsan azla yaşar, çokça hissederdi. Komşu, yalnızca yan evde oturan biri değil; eksilen tuzun, büyüyen derdin, gelen sevincin ortağıydı. Görüşmek için randevu gerekmezdi; çünkü insan insana bu kadar uzak düşmemişti.
Şimdi her şey var, ama bir şey eksik. Evler büyüdü, sofralar küçüldü. Sesler çoğaldı, söz azaldı. Ekranlar ışıldadı, gözler karardı. İnsan, avucundaki cihazla dünyaya dokunduğunu sanırken, yanı başındaki kalbe temas etmeyi unuttu.
Ömür bizi yeniden kanaatin kapısına götürecek mi bilmiyorum. Yetinmenin asaleti, paylaşmanın huzuru, azla çoğalmanın sırrı yeniden hatırlanacak mı? Yoksa bu yanar döner çağın baş döndüren telaşında, kendi gölgemize bile yabancılaşarak yaşamaya devam mı edeceğiz?
Bazen toprağa yalın ayak basmak istiyorum. Çamurun kir değil, hatıra olduğu günlere dönmek… Çocukken dünyayı dokunarak öğrenirdik; şimdi birbirimize değmeden yaşlanıyoruz. Oysa insan, insana çıkarla değil, kalple dokunduğunda insan kalır.
Bir nefes alsam iyi olacak.
Lütfen biraz sessizlik…
Çünkü günüm dünden kopya çekiyor. Aynı telaş, aynı yorgunluk, aynı eksilme… Daha fazlasına ulaşmak için harcadığımız ömrün sonunda, elimizde üç kuruşluk kazanç ve derin bir yalnızlık kalıyor. Aklım görüyor, kalbim sızlıyor, ruhum utanıyor.
Dünyaya bakınca insanın doyumsuzluğu kıyametin erken haberi gibi geliyor. Bunca imkân içinde bunca merhametsizlik, bunca kalabalık içinde bunca yalnızlık, bunca söz içinde bunca vicdansızlık kolay taşınacak bir yük değil.
İnsanlık hiç bu kadar çok şeye sahip olup hiç bu kadar az insan kalmamıştı.
Ve ben, Yaradan’dan utanmasam, kendimden firar edeceğim.
Tozla kaplı yüzümün o çocukluğunu özledim.
— Vehm