Yazılar
Unutmanın ağırlığı
Uyanmakla başlamadı. Çünkü artık sabahlar bir başlangıç değildi. Gözlerini açtığında yalnızca gri bir ışık vardı; gündüzün rengi değil, yorgun bir hatıranın yüzü. Odanın içi hareketsizdi. Hava ne sıcak ne soğuktu. Her şey, tam olması gerektiği kadar durgundu.
Masanın üstünde yarım bir bardak, içi kurumuş su halkaları. Yanında bir defter. Defterin kapağı kapalıydı, ama kapağın altında bir şeyin hâlâ beklediği hissi vardı. Parmaklarını kapağa uzattı. Açmadı. Açarsa içinden bir kelime çıkacakmış gibi hissetti — ve o kelimenin ne olduğunu bilmek istemedi.
Ayağa kalktı. Yere bastığında parke gıcırdamadı. Sessizlik, odaya önceden gelmişti. Duvarın köşesinde bir ceket asılıydı. Omzu çökmüş, kolu sarkmış, sanki içinden biri çekilip alınmıştı. O an kendi gölgesine baktı. Gölge yerindeydi ama tanıdık değildi.
Bir adım attı. Gölge de attı. Ama gecikmeli.
Masaya döndü. Defteri eline aldı. Kapağın üstünde toz yoktu, ama tozun izi vardı. Toz, yokluğun en ince tanığıdır; bir şeyin orada uzun süre suskun durduğunu söyler. Elini kapağın üzerinde tuttu, açmadı. Her defter bir ağırlıktır, her sayfa bir gömü. İnsan bazı sayfaları açtığında, kendini toprağa biraz daha yaklaştırır.
Pencerenin önüne geldi. Perde çekilmişti. Dışarıda bir ses vardı ama yönsüzdü; rüzgârla uğraşan bir kapı, taşın arasına sıkışmış bir nefes. Perdeyi kaldırmadı. Çünkü ışığın yönü, hatıranın yönünü belirler. O, bugün yönsüz kalmak istiyordu.
Kafasında bir cümle yankılandı:
“İnsan unuttukça yerini bulur.”
Bu cümleyi kim söyledi, ne zaman duydu, bilmiyordu. Belki de hiç kimse söylememişti. Belki cümle kendiliğinden doğmuştu; hafızanın son kıvılcımı gibi. Yine de hoşuna gitmedi. Çünkü yerini bulmak, kaybolmayı gerektirir.
Bir sandalye çekti. Oturdu. Sandalyenin bacağı hafifçe esnedi; ses çıkmadı. Sanki odadaki her nesne, bir sessizlik yemini etmişti. Elini dizine koydu. Derisinin altında kanın yavaş hareketini duydu. Bu, hatırlamanın değil, var olmanın sesiydi.
Masadaki kalemi fark etti. Ucu kağıda dönüktü. Kalemi aldı, defteri açmadan önce bir süre elinde tuttu. Kalemin ağırlığı beklenenden fazlaydı. Sanki içinde yazılmış ama silinmiş cümlelerin gölgesi vardı.
Defteri açtı. Sayfa boştu. Boşluk beyaz değildi, renksizdi. Boş bir sayfaya bakmak, unutmanın en kesin hâlidir. Çünkü boşluk, hem geçmişi hem geleceği reddeder.
Kalemin ucunu kağıda bastırdı. Yazmak istediği kelimeyi düşündü. Kelime gelmedi. Kelimenin sesini duyar gibi oldu, ama harfleri yoktu. Bazı kelimeler doğmadan ölür.
Kalemi bıraktı. Sayfayı çevirdi. Diğer sayfa da boştu. Ve birden anladı: unuttuğu şey bir hatıra değil, hatırlama eyleminin kendisiydi.
Ayağa kalktı. Masadan uzaklaştı. Pencereye gitti. Perde hâlâ kapalıydı. Perdenin arkasındaki dünyayı merak etmedi. Çünkü bazı günler dışarısı, içeriden daha unutkandır.
Elini duvara koydu. Boyanın altında bir iz hissetti. Kabartı değil, sıcaklık. Duvarın altından sanki eski bir ses yükseliyordu. Duvarlar, insanların unuttuklarını saklar. Her soluk, her dokunuş, her cümle… zamanla taşın içinde hapsolur.
Bir isim geldi aklına. Kimin ismi olduğunu hatırlayamadı. Harfler dağıldı. Geriye yalnızca sesin gölgesi kaldı.
O an, içinden bir şey koptu. Hafif, ama kalıcı bir şey. Bir ağırlık değil; ağırlığın eksilişi. Unutmanın ağırlığı, tam da o anda hissedilir — çünkü insan bir şeyi unuttuğunda, onun yerinde kalan boşluk varlığını hatırlatır.
Masaya geri döndü. Defterin kapağını kapattı. Kapağın sesi duyulmadı. Elini kapağın üzerinde tuttu. “Bitti,” demek geçti aklından. Ama bitiş, hatırlamayı gerektirir. Unutma, bitmeyen bir sessizliktir.
Ceketini giydi. Kapıya yürüdü. Kapının koluna dokundu. Metal soğuktu. Soğuk, geçmişin en dürüst biçimidir. Kapıyı açtı.
Koridorda hava farklıydı. Her duvar aynı renkte ama aynı zamanda farklı. Taşın, zamanla nasıl konuştuğunu biliyordu artık. Rüzgâr yukarıdan indi, saçlarının arasından geçti. Rüzgârın sesi vardı ama anlamı yoktu.
Bir adım attı. Ardında kalan odanın kapısı kendiliğinden kapandı. Ses duymadı. Yine de o sesi duyduğunu sandı: kapı değil, bir sayfa kapanmıştı sanki.
Merdivenlerden indi. Basamaklar aşınmıştı. Her inişte ayaklarının altında kısa bir yankı oluştu. Bu yankı, kendi adımının değil, geçmişin yankısıydı.
Sokağa çıktığında gökyüzü kararsızdı. Ne gündüzdü, ne gece. Zaman, kendini hatırlamıyordu. O an, her şeyin aynı anda yaşandığı bir an gibi geldi. Geçmiş, şimdi, geleceğin kalıntısı — hepsi aynı çizgideydi.
Bir taş gördü kaldırımda. Küçük, solgun, sıradan. Eğildi, aldı. Elinde çevirdi. Taşın bir yüzü ısındı. Elini kapattı, taş kayboldu. Cebine koydu.
Yürüdü. Her adımda taşın ağırlığı biraz azaldı. Sonra tamamen kayboldu. Cebinde artık hiçbir şey yoktu. Ama parmaklarının arasında taşın sıcaklığı kalmıştı.
Bir duvarın kenarında durdu. Duvarın üstünde ince bir yazı vardı, neredeyse görünmez:
“Hatırlamak, unutmanın ilk hâlidir.”
Bu cümleyi kim yazmıştı, bilmiyordu. Belki kendisi. Belki ondan önce biri. Fark etmedi.
Başını kaldırdı. Gökyüzü hâlâ kararsızdı.
Ve o an, içinden bir ses geçti — kendi sesi değil, kendi yankısıydı:
“Unutuyorum.”
Cümle, havada asılı kaldı. Ne duvar duydu, ne taş.
Yalnızca rüzgâr, kısa bir süre taşıdı. Sonra bıraktı.
O günden sonra bir daha odaya dönmedi.
Çünkü bazı odalar, hafızanın değil, unutmanın mekânıdır.
Ve o, artık hatırlamıyordu.
Ama hâlâ vardı.
Masanın üstünde yarım bir bardak, içi kurumuş su halkaları. Yanında bir defter. Defterin kapağı kapalıydı, ama kapağın altında bir şeyin hâlâ beklediği hissi vardı. Parmaklarını kapağa uzattı. Açmadı. Açarsa içinden bir kelime çıkacakmış gibi hissetti — ve o kelimenin ne olduğunu bilmek istemedi.
Ayağa kalktı. Yere bastığında parke gıcırdamadı. Sessizlik, odaya önceden gelmişti. Duvarın köşesinde bir ceket asılıydı. Omzu çökmüş, kolu sarkmış, sanki içinden biri çekilip alınmıştı. O an kendi gölgesine baktı. Gölge yerindeydi ama tanıdık değildi.
Bir adım attı. Gölge de attı. Ama gecikmeli.
Masaya döndü. Defteri eline aldı. Kapağın üstünde toz yoktu, ama tozun izi vardı. Toz, yokluğun en ince tanığıdır; bir şeyin orada uzun süre suskun durduğunu söyler. Elini kapağın üzerinde tuttu, açmadı. Her defter bir ağırlıktır, her sayfa bir gömü. İnsan bazı sayfaları açtığında, kendini toprağa biraz daha yaklaştırır.
Pencerenin önüne geldi. Perde çekilmişti. Dışarıda bir ses vardı ama yönsüzdü; rüzgârla uğraşan bir kapı, taşın arasına sıkışmış bir nefes. Perdeyi kaldırmadı. Çünkü ışığın yönü, hatıranın yönünü belirler. O, bugün yönsüz kalmak istiyordu.
Kafasında bir cümle yankılandı:
“İnsan unuttukça yerini bulur.”
Bu cümleyi kim söyledi, ne zaman duydu, bilmiyordu. Belki de hiç kimse söylememişti. Belki cümle kendiliğinden doğmuştu; hafızanın son kıvılcımı gibi. Yine de hoşuna gitmedi. Çünkü yerini bulmak, kaybolmayı gerektirir.
Bir sandalye çekti. Oturdu. Sandalyenin bacağı hafifçe esnedi; ses çıkmadı. Sanki odadaki her nesne, bir sessizlik yemini etmişti. Elini dizine koydu. Derisinin altında kanın yavaş hareketini duydu. Bu, hatırlamanın değil, var olmanın sesiydi.
Masadaki kalemi fark etti. Ucu kağıda dönüktü. Kalemi aldı, defteri açmadan önce bir süre elinde tuttu. Kalemin ağırlığı beklenenden fazlaydı. Sanki içinde yazılmış ama silinmiş cümlelerin gölgesi vardı.
Defteri açtı. Sayfa boştu. Boşluk beyaz değildi, renksizdi. Boş bir sayfaya bakmak, unutmanın en kesin hâlidir. Çünkü boşluk, hem geçmişi hem geleceği reddeder.
Kalemin ucunu kağıda bastırdı. Yazmak istediği kelimeyi düşündü. Kelime gelmedi. Kelimenin sesini duyar gibi oldu, ama harfleri yoktu. Bazı kelimeler doğmadan ölür.
Kalemi bıraktı. Sayfayı çevirdi. Diğer sayfa da boştu. Ve birden anladı: unuttuğu şey bir hatıra değil, hatırlama eyleminin kendisiydi.
Ayağa kalktı. Masadan uzaklaştı. Pencereye gitti. Perde hâlâ kapalıydı. Perdenin arkasındaki dünyayı merak etmedi. Çünkü bazı günler dışarısı, içeriden daha unutkandır.
Elini duvara koydu. Boyanın altında bir iz hissetti. Kabartı değil, sıcaklık. Duvarın altından sanki eski bir ses yükseliyordu. Duvarlar, insanların unuttuklarını saklar. Her soluk, her dokunuş, her cümle… zamanla taşın içinde hapsolur.
Bir isim geldi aklına. Kimin ismi olduğunu hatırlayamadı. Harfler dağıldı. Geriye yalnızca sesin gölgesi kaldı.
O an, içinden bir şey koptu. Hafif, ama kalıcı bir şey. Bir ağırlık değil; ağırlığın eksilişi. Unutmanın ağırlığı, tam da o anda hissedilir — çünkü insan bir şeyi unuttuğunda, onun yerinde kalan boşluk varlığını hatırlatır.
Masaya geri döndü. Defterin kapağını kapattı. Kapağın sesi duyulmadı. Elini kapağın üzerinde tuttu. “Bitti,” demek geçti aklından. Ama bitiş, hatırlamayı gerektirir. Unutma, bitmeyen bir sessizliktir.
Ceketini giydi. Kapıya yürüdü. Kapının koluna dokundu. Metal soğuktu. Soğuk, geçmişin en dürüst biçimidir. Kapıyı açtı.
Koridorda hava farklıydı. Her duvar aynı renkte ama aynı zamanda farklı. Taşın, zamanla nasıl konuştuğunu biliyordu artık. Rüzgâr yukarıdan indi, saçlarının arasından geçti. Rüzgârın sesi vardı ama anlamı yoktu.
Bir adım attı. Ardında kalan odanın kapısı kendiliğinden kapandı. Ses duymadı. Yine de o sesi duyduğunu sandı: kapı değil, bir sayfa kapanmıştı sanki.
Merdivenlerden indi. Basamaklar aşınmıştı. Her inişte ayaklarının altında kısa bir yankı oluştu. Bu yankı, kendi adımının değil, geçmişin yankısıydı.
Sokağa çıktığında gökyüzü kararsızdı. Ne gündüzdü, ne gece. Zaman, kendini hatırlamıyordu. O an, her şeyin aynı anda yaşandığı bir an gibi geldi. Geçmiş, şimdi, geleceğin kalıntısı — hepsi aynı çizgideydi.
Bir taş gördü kaldırımda. Küçük, solgun, sıradan. Eğildi, aldı. Elinde çevirdi. Taşın bir yüzü ısındı. Elini kapattı, taş kayboldu. Cebine koydu.
Yürüdü. Her adımda taşın ağırlığı biraz azaldı. Sonra tamamen kayboldu. Cebinde artık hiçbir şey yoktu. Ama parmaklarının arasında taşın sıcaklığı kalmıştı.
Bir duvarın kenarında durdu. Duvarın üstünde ince bir yazı vardı, neredeyse görünmez:
“Hatırlamak, unutmanın ilk hâlidir.”
Bu cümleyi kim yazmıştı, bilmiyordu. Belki kendisi. Belki ondan önce biri. Fark etmedi.
Başını kaldırdı. Gökyüzü hâlâ kararsızdı.
Ve o an, içinden bir ses geçti — kendi sesi değil, kendi yankısıydı:
“Unutuyorum.”
Cümle, havada asılı kaldı. Ne duvar duydu, ne taş.
Yalnızca rüzgâr, kısa bir süre taşıdı. Sonra bıraktı.
O günden sonra bir daha odaya dönmedi.
Çünkü bazı odalar, hafızanın değil, unutmanın mekânıdır.
Ve o, artık hatırlamıyordu.
Ama hâlâ vardı.
— Vehm